Bekir Şamil Potur, Mezarcı Ülfet

Artık Yaz Lütfen. 

 

 
“Faydalı işler yapmak isterim,” demiştim. “Mesela Ülfet faydalı işler yapmış. Ama sonra fayda dediğimiz şeyi abartmış. İsrafa kaçmış biraz. Bunu da eleştirmek lazım tabiî.” de demiştim. Ama şimdi ne diyeyim ki; Ülfet, hayata gözünü açtığından beri mezarlıktan başka ne gördün?.. Benim işsizliğim uzun sürdü, kadınlar arasında çok oturdum. Her işsiz erkek kadınlar arasında oturmaz elbet. Ama bahçeli bir evdeyseniz komşu kadınlar gelip sizin taşlıkta oturuyorlarsa, sizin pencere de açıksa, duymak istemeseniz de birçok hikâye duyarsınız onlardan. Ama hiç bir hikâyeyi sağlıklı bir şekilde kadınlardan tamamlayamazsınız. Hikâyenin geri kalanını kahvelerde anlatılanlarla tamamladım. Suçluluk duygusu bendeki, Ülfet’in yanına hiç yanaşmadım.

Tek bir kelime etmedim onunla. Hikâyesini ortaya çıkartmaya, yaşadığımız aynı kentten ayrıldıktan sonra cesaret ettim. Hikâyede Ülfet’in ismini değiştirmedim. Niye değiştireyim, kötü bir şey yazmadım ben, dedikoduculuk da yapmadım. Dedikoduculuğun günah bir şey olduğunu bilirim ben. Şair bir arkadaşım var, demişti bir gün bana: “Hikâyecilerin yaptığı dedikoduculuktur.” Başparmağım ve işaret parmağımın sonuna kadar açıldığı kalınlıktadır Çehov’un hikâyeleri, benim parmaklarım da hani uzundur; Çehov büyük bir dedikoducudur o zaman. Ama şair arkadaşım Çehov’a laf söyletmiyor.

Kimsenin niyetini bilemem. Ama ben dedikoduculuk yapmak niyetinde değilim. Keşke mesaj veren hikâyeler yazabilseydim. Gerçi mesaj veren hikâyeler artık ilgi görmüyor. Mesaj veren hikâyeler artık ilgi görmüyor, ama ben faydalı işler yapmak isterim. Mesela Ülfet faydalı işler yapmış. Ama sonra fayda dediğimiz şeyi abartmış. İsraf a kaçmış biraz. Bunu da eleştirmek lazım…

Ülfet mezarlıkta doğmuş. Anası çok gerilere gidememiş. Bacaklarını ayıra ayıra yeni mezarlığa yakın bir yerde çökmüş. Sırtını irice bir mezar taşına dayayıp ıkınmış, bomboş mezarlık diyip rahat rahat çığlıklarını koyuvermiş…

Kadının ıkınmasını ve çığlıklarını duyanlar olmuş, defnetmek için cenaze getirmişler o sıra. Adamlar durup sesleri dinlemiş. Korku içerisinde birbirlerinin yüzlerine bakmışlar. Bir mevtanın kabir azabı çektiğine hükmederek getirdikleri cenazenin üzerini topraklamadan bırakıp kaçmışlar. Kadın kaçanların gürültüsünden olanı biteni anlamış. Anlamış anlamasına ama ne yapabilir ki, “Durun beyler, kaçmayın,” mı desin, “korkmayın ben burada veled-i zinamı dünyaya getiriyorum!”

Ülfet gayrimeşru bir çocuk…
Çirkin mi çirkin bir oğlanmış.
Ülfet: kadının rahmetlik babasının ismi…

Mezarlık: dikili taş ormanı…
Ülfet’in gözünü açıp da gördüğü ilk yer mezarlık: Ülfet büyüyünce elbette mezarcı olacaktı…

Anası kordonu taşla ezmiş.
Oğlunu sarıp sarmalamış.
Göğsünü açıp Ülfet’i bir güzel emzirmiş.

Doğurmak zor bir işmiş, kadınlar söylemişti; benim işsizliğim uzun sürdü, kadınlar arasında çok oturdum. Kadın, yani Ülfet’in anası, Ülfet’i doğurduktan sonra hop edip yerinden kalkamamış. Geceyi mezarlıkta geçirmiş.

Peki, korkmamış mı? Kapkaranlık mezarlık, koca koca taşlar, iri gözlü baykuşlar, çığlıklar…

Korkmuştur elbet kadıncağız, ama gidecek bir yeri yokmuş. Gebe olduğu anlaşılınca kardeşinin yanından kovulmuş. Anne-baba, başka bir yakın da yoktur.

Nihayet sabah olmuş. Kadın sabah kalkmış. Kalkmış gidip dünkü cenazenin üzerini örtmüş… Belki bu incelikli davranışından olacak ana-oğlun sonu iyi gelmiş.

Ülfet ağlamış…

Anası acıkmış…

Mezarlıktaki ağaçlardan meyve toplamış. Mezarlıkta kayısı ve kara dut ağacı var.

Mezarlığa günde dört-beş sefer geliniyor defin için. Yanından iki köy yolu geçiyor mezarlığın. Sonra Cuma günleri dolup taşıyor. Ana-oğlun mezarlıkta yatıp kalktıklarını görenler, acımış onlara. Haber vermişler yetkililere.

Belediye başkan gelmiş yanlarına, gözleri dolmuş hallerini görünce. Ki halleri şöyle: Bir ağacın altındalar. Ülfet dallara kurulmuş salıncakta. Anne onu sallıyor. Önünde bir gazete kâğıdı. Gazete kâğıdının üzerinde kuru bir ekmek, buruşmuş bir salatalık, iki kayısı.

Derhal mezarlığın girişine tahta bir kulübe çatılmış. İçeriye bir yatak, bir masa, dört sandalye atılmış. Kadına bir tüfek, bir el feneri zimmetleyip mezarlığın bekçisi yapılmış.

Maaş var. Maaştan başka gelirler de var, her definden sonra kadına cenaze sahipleri para veriyor. Kadın karşılığında mezarlara dikilen gülleri, zambakları suluyor; kuşların su kaplarını dolduruyor; otları yoluyor; mezar başlarına dikilen fidanlara bakıyor…

Yıllar geçmiş…

Ülfet peşinde…

Denebilir ki, ilkokula başlayana kadar Ülfet doğru dürüst insan yüzü görmedi. Mezarlığa gelenlerin yüzlerini uzaktan gördü; o da gördüğü kederli yüzlerdir. Bazen o kederli yüzleri olan adamların yanlarına sokulmadı değil, sokuldu. Yanlarına sokulunca, adamlar başını okşayıp cebine küçük paralar sokuşturdular, sevabını ölen yakınlarına niyetlenerek. Ama anası dışında Ülfet’le kimse doğru dürüst konuşmadı. O da mezar taşlarıyla konuştu, tabiî kendi kendine bir konuşma oldu bu.

Ama tahmin ederim ki, bir kez olsun, yeni bir mezarı çevreleyen mermer ustasıyla konuşmuştur. Ürkek ürkek yaklaşıp “Napıyorsun?” diye sormuştur adama. (Ülfet adamın yanında çok kalınca, anası gelip çocuğu almıştır. O ara mermer ustası kadını yakından görmüştür. Mermer ustasının karısı ölmüştür, Ülfet’in anasına talip olmuştur, ama ciddi ciddi; çünkü mezar işleriyle uğraşanların zinaya yatkın olacağı düşünülemez. Ölüm var, işte her şey gözlerinin önündedir.)

Ülfet okulda ilk gün çişini yaptı altına. Onun okulda ilk gün çişini tutamayıp altına koyuvermesinde, o kadar diriyi -ki bir sınıfta en az otuz-kırk kişi vardır- daha önce bir arada hiç görmemiş olması etkilidir.

Ülfet’in kolay kolay arkadaşı olmadı, fakir bir iki çocuk¸ hepsi o. Onlarla arkadaş olmasında da Ülfet’te simit parasının bulunması önemli bir sebeptir.

İlk günler okula annesi götürdü Ülfet’i; mezarlığın önünden geçen köy minibüslerine biniyorlardı. Minibüsler her zaman saatinde geçmiyordu. Çok bekliyorlardı. Üstelik minibüsler çok dolu oluyordu.

Ülfet ve annesi bu denli insan yoğunluğuna alışık değildi. Ülfet ve annesi her gün sıkıntıdan ter içinde kalıyordu. Bazı günler anne minibüsün gelmesinden ümidi kesince Ülfet’i sırtlayıp okula götürürdü. Aslında canına minnetti kadının, öyle terlemektense, böyle ter daha yeğdi.

Sınıfta çocuklar birbirlerinin evlerine gidiyordu, ders çalışmaya, oyunlar oynamaya; Ülfet hiçbir arkadaşını evlerine davet etmedi, edemedi. Hep kenarda durdu.

Kendince oyunlar oynadı Ülfet. Oyunlar oynadı, diyorum, ama onun oynadığı sadece iki oyun vardı. Oyunlarına şu isimleri verdim: ‘Adam gömmecilik’ ve ‘öğretmencilik’.

‘Adam gömmecilik’ oyununda Ülfet öncelikle birazcık toprak kazıyordu. Oyununa gerçeklik katmak için özellikle yeşile boyalı tabutun önünde toprağı kazardı. Tabutun kabağını açıp içerisinden bir cenaze çıkartır gibi yapar, açtığı çukura olmayan mevtayı kordu. Sonra mezarı örten adamları oynamaya başlardı, kürek kürek toprak atarak, açtığı çukuru kapatırdı. Sıra gelirdi mevtasının arkasından hocaların yaptığı gibi dualar okumaya, yüksek sesle anasından öğrendiği Sübhaneke duasını okurdu.

Gelelim “öğretmencilik oyunu”na. Oyun, öğretmen Ülfet’in mezar taşlarından birini yazı tahtası olarak kullanmasıyla başlıyordu. Ülfet teker teker harfleri çiziyordu. Sonra fişlere geçiyordu. Arada bir dönüp olmayan öğrencilere sesleniyordu. Bazen öğrenci Ülfet’i çağırıyordu tahtaya. Öğrenci Ülfet sınıfın birincisiydi. Öğretmenden devamlı aferin alıyordu. Tahtada fişleri en doğru biçimde yazan Ülfet’ti.

Ülfet okumaya geçtiğinde hikâye kitaplarından önce mezar taşlarını okudu…

Mezarlıkta kim nerede yatıyor bir bir ezberledi. Kim kimin akrabası, ahbabı tanıdı. Karı nerede, koca nerede yatıyor belledi.

Fatiha duasını öğrenince bütün mezarları tek tek dolaşıp her birine bu duayı okudu.

Ülfet ilkokul bitince ortaokula gitti.

Sonra ilerisine…

Lise ikiye giderken anası bir gece ölüverdi.

Ülfet anasını yıkatıp bekçi kulübesinin önüne defnetti. Canı çok yanıyordu.

Çocukluğundan beri yüzlerce kez gördüğü bu sahnede meğerse bilmediği bir şey varmış: Acı!

Meğerse çocukken oynadığı ‘adam gömmecilik’ oyunu bu tarafıyla hep eksik kalmış.

Anasının yerine mezarlık bekçiliğini Ülfet yapmaya başladı, gayri resmi. Yaşı tutmuyordu çünkü. Birisi vardı, yaşı tutmuyormuş işe girebilmek için, bir arkadaşı kibrit eczasıyla nüfus kâğıdındaki daktilo yazısını silmiş. 1942’yi 1940 yapmış. Böyle yapmış ve işe girmiş. Hayat böyle değildir ama…

Ülfet her akşam çayı demleyip kulübesinin önünde içerken bir bardak da anasının mezar toprağına boşalttı.

Bütün dertlerini, anasından bir seda alamasa da onun mezarına anlattı.
Sevdiği kızdan bahsetti.
Bugün tahtaya kalktığını söyledi.
Yarın yazılı sınavı olduğunu haber verdi…

Üniversite okumak nerede, Ülfet lise mezunu bir mezarlık bekçisi olmuştu.

Askere gidip geldi, mezarlık bekçiliğine devam…

Açıköğretim Fakültesi’ne kaydını yaptırdı…

Dört senede bitirdi Açıköğretim Fakültesini. Artık fakülteli mezarlık bekçisi olmazdı, belediye Ülfet’i kentin mezarlıklar müdürü yaptı.

Ülfet mezarlıklar müdürü olunca ilk işi anasına büyücek bir mezar yaptırmak oldu. Mezarı hanımelleriyle çevreledi.

Sonra doğduğu o mezarlığı bir elden geçirmeye karar verdi!

İlk ve kolay iş: bütün mezarlara güller, mavi zambaklar diktirdi.

Bu arada mermerlerdeki çocukluğundan kalan Cin Ali resimlerini, okuma fişlerinden geçirdiği “Ali top at” yazılarını temizlettirdi.

Elektrik döşetip geceleri ortalığı gündüz gibi aydınlattı.

Mezarlık duvarlarını tamir ettirip mezarlığa görkemli kapılar açtırdı. Tam yirmi bir kapı…

Mezarlık içerisine atmış yedi adet çeşme yaptırdı.

Zor iş türbe inşa etmekti, belediyenin kendisine aktardığı ödenek yeterli gelmiyordu: yeni bir akar olarak mezarlık derneği kurdurdu. Dernekle birlikte Ülfet’in eli bollandı. Bir anda mezarlık içerisinde on yedi adet türbe yükseldi.

Hızını alamadı Ülfet, kadın ve erkek olmak üzere iki gasilhane açtı. Sonra erkek mescidi, kadın mescidi…

Ardından iki katlı otel: Ülfet’in deyimiyle misafirhane. Hani, ölü yakınlarından kalanlar olur. Bir de yatır meselesi var…

KİTABE

“Faydalı işler yapmak isterim,” demiştim. “Mesela Ülfet faydalı işler yapmış. Ama sonra fayda dediğimiz şeyi abartmış. İsrafa kaçmış biraz. Bunu da eleştirmek lazım tabiî.” de demiştim. Ama şimdi ne diyeyim ki; Ülfet, hayata gözünü açtığından beri mezarlıktan başka ne gördün?.. Bu yüzden sana çok fazla eleştiri getiremiyorum.

Ülfet istersen mezarlığın ortasına koca bir havuz yaptır!
Önümüz yaz, her mezarın başına birer şemsiye dik!
Kış için birer kalorifer döşe!

Sen ki, bir halk kahramanısın!

 

 

 

 

Bekir Şamil Potur

İzdiham

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın