Bahriye Eldemir, Sana da Günaydın

Bulutlu serin ama hafiften sıcaklığın güzelliğini yürekte hissettiren bir gün açtı gözlerimizi bu sabah.

Hafta sonu olduğunu unutup yataktan kalkıp hemen hazırlığa girişiyorum. Kıyafetlerimi dolaptan çıkarıyorum akşamdan hazırlamış ütülemiştim yeni aldığım mavi gömleğimi bide sana gelirken giymeyi hep sevdiğim pembe çiçekli eteğimi. Sonradan yapacaklarımı düşününce bir pazar sabahına uyanmış olduğumu fark ediyorum. Gülüyorsun bana biliyorum, ben de senin tebessümlerine eşlik etmenin hoşluğuna bürünüyorum ve acelemi çekmeceye kaldırıp kahvaltı hazırlamaya gidiyorum. Rafadan yumurtayı çok seviyorsun yanında da kabuklarının tamamı soyulmuş salatalık bir de bal olunca gün boyu sevincin kırmızı bir balon taşıyan çocuklar gibi yüzünde oluyor. Çay suyu koyuyorum, çay da benim en sevdiğim, efkarım, sızım. Böyle deyince kızıyorsun üzüldüğümü hissedip ama ben yine de hüznü içine katmadan edemiyorum ama kendi bardağıma. Sana yaklaşmasın diye kafesinden hiç çıkarmıyorum onu. Aşkın renginin görüneceği ince belli cam bardaklarımızı çıkarıyorum. Çay kaynayana kadar ortalığı toplayım diye yöneliyorum o sırada aç karnına olduğumu hatırlayıp tartılıyorum. Düne göre iki yüz gram kadar eksiğim var, geçen haftaya göre de nerdeyse bir kilogram. Evet kilo kayıplarım var yine ama ne yapayım dedikçe senin gidip aldığın kuruyemişleri, hurmaları, kuru meyveleri  yemeye bile kıyamadığımı bilmiyorsun. Neyse ortalığı toparlıyorum sen dağınıklığı hiç sevmezsin çünkü. Akşamdan üzerinde uyuyakaldığım dergilerimi toparlıyorum, bir yerlerde sıkışıp kalan kitaplarımı üst üste diziyorum. Birinin arasından bana aldığın begonyanın kurusu düşüyor, bir yaprağı ayrılıveriyor. O arada çayın kaynayışlarını duyuyorum ama içimden dökülüyor içim ve bin bir parçaya ayrılıyor sanki. yeniden birleştirip yapıştırıyorum en yakınımdaki yapıştırıcıyla çayın suyunun ocağa dökülmesini umursamadan. Sonra çayı demleyip yeniden su koyuyorum. Bu kadar çayın kansızlığıma etkisini sorunca sana sağlık bilgilerimden eksik cevaplar veriyorum ama efkar diyorum içimden, içimin yangınını başka bir şey almıyor diyorum. Suyun yeniden kaynamasını beklerken toparlanmanın sonuna yaklaşıyorum ve zaman yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Senin sevdiğin gibi bir kahvaltı hazırlayıp ikimize de bardaklarımızı koyuyorum. Tabaklarımız ve senin sevdiğin gibi rafadan yumurtalarımız. Üzerinden kırıp çay kaşığı ile yemelerini görünce nasıl güldüğümü hatırlıyorum. Hatta birinde, bitirince ters çevirip sofradan koşarak uzaklaşmış sonra da kalem getirip gözleri gülümsemekten kısılan güzel bir yüz çizip bana hediye etmiştin bir süre mutfakta bize eşlik etti sonra bir ara bir bardağın çarpmasıyla kırılıp gitti. Ağlamıştım kırılınca sense soğan bile doğramama izin vermezken ağlamayım diye sonrasında yediğin her rafadan yumurtaya gülen yüz hatta “Seni görünce nasıl seviniyorsa gözleri kayboluyor, benim gibi.” der sonrasında bunu sürekli hale getirirdin.

Aa radyoyu unuttum. Sabahları dinlediğimiz radyo kanalından önce haberleri sonra da okunan şiirleri birbirimize armağan etmeyi en sevdiğimiz şiir saatini dinlerdik. Unutmamam gerekirdi. Bak haberler geçmiş bile şiir saati başlamış. Bedirhan Gökçe’nin ortasına yetiştiğim ”Bugün pazar ve ben seni çok özledim”  şiirini dinlerken içime saplanan ağlama hissini bastırıp hızlıca kalkıyorum sofradan bir bardak çayımı içebiliyorum sonuna bile gelemeden. Ağlamayacağım diye söz verip yeniden gülümsemelerimi atıyorum çantama ilk. Çünkü beni böyle görsen çok üzülürsün. Ama ağlayışlarım, yüreğimi dağlayışlarım seni özlemimden biliyorsun. Neyse giyiyorum mavi gömleğimi, ve pembe çiçekli eteğimi. Beni her zaman beklediğin yere çıkıyorum. Sağa sola bakınıp sürpriz yapar mısın acaba diye beş dakika oyalanıyorum. Bulutlar kendini hafif hafif gösteriyor yağmur yağmadan yetişsem sana diyorum ve beklemekten vazgeçiyorum. Her gün uğradığım şu benim koklamayı en sevdiğim, senin de almayı en sevdiğin çiçekleri satan sokağımızın başındaki çiçekçiden bana her gün bir tane alıp köşesine kart sıkıştırdığın çiçekçi ile aşinalığımız konuşmadan anlaşmaya dönüştüğünden beri, ne zaman acelem olduğunu görse elime hemen ya begonya, ya karanfil, ya da laleyi tutuşturuyor. Ağlayarak girersem içeri gül vereceğini de adı gibi biliyor.  Artık bizi  en derinden tanıyor ve kimi zaman para istemiyor ama ben her zaman elime ne geçerse bırakıyorum oraya.  Bugün de karanfil düştü bahtımıza.

Kollarıma alıyorum çiçekleri ve her bir hücreme sindiriyorum kokusunu, kokunu.  Yürüyorum kimi zaman yavaş yavaş sana gelen yollarda, kimi zamansa özlemimin hızlandırdığı adımlarımla. Yaklaştığımı hissettikçe ayaklarım, gönlüm, yüreğim, içim ve gözlerim bulutlara eşlik ediyor. Uzaktan görüyorum seni,  tüh diyorum keşke bekleseydim de sürprizini bozmasaydım. Sonra aklıma geliyor dur ben ona sürpriz yapayım diye. Hızlı yürüyorsun bana doğru değil ama muhtemelen bir şey almaya gidiyorsundur bu saatte çıkmadığımı bilirsin kahvaltı saatimiz çünkü henüz. Hızlıca yürüyüp sağ omzuna dokunup solunda belirerek kocaman güleceğim sana. Yeni bir ceket almışsın ama ayakkabıların aynı. Benden saklayamazsın diyorum içimden. İyice yaklaşıp tam dokunacağım ki omzuna, dönünce yüzünü sadece ayakkabıları seninle aynı ama boyunu da senden çalmış, senin gittiğin berbere gitmiş diye kızıyorum. Başka birisi nasıl da çalmış sürprizini,

-Kalbimin bu kadar heyecanını boşa çıkarmaya hakkın yok diye bağırıyorum.

Anlamıyor.

Ağlamayım diyorum da dayanmalarım eşiklerini yitireli beri bulutların ardına saklanıyorum. Girmek istemediğim bahçelerden koşarcasına geçerek yanına geliyorum. Uzaktan görünce seni durakalıyor ayaklarım sanki koşmaktan yorulmuş gibi. İyice artan yağmuru görsen de ağladığımı biliyorsun ama şemsiyeni neden almadın diye kızıyorsun. Hiç konuşamadan yanına yaklaşıyorum. Nasılsın diyorum tebessüm etmeye çalışarak. Ben çok iyiyim diyorum. Sabah nasıl bugünün pazar olduğunu unuttuğumun telaşını anlatıyorum gülesin diye.

-Kahvaltıda yine rafadan yumurta yaptım, evet evi toplu bıraktım. Camı da açtım havalandırdım.

Sonra bir ara susuyorum. Kıyafetimi beğenmeni bekleyerek. Ben beklemeye başlamadan ne de güzel olmuşsun diyorsun biliyorum. En sevdiğin kıyafetlerim çünkü beni bir bayram sabahına sevinçten uyuyamayan küçük kızlara benzetiyorsun bu halimle. Utanarak çiçekleri uzatıyorum sana, bak koklasana diyorum. Dünden öncekiler solmuş ama bu yepyeni ve taze diyorum.

-Uzun zamandır görmüyorum ama evet evet onlar da iyi. Çiçekçi mi o da iyi. Yeni getirdiği begonyaların rengi pek güzel değil ama olsun. Ha onlar mı bir altta oturanlar dimi onların küçücük bir oğlu oldu. Yok gitmedim ama ağlayışlarıma her gece ortak oluyor, sesi geliyor bana.

– bak sana geçen gün yukarı zor zoraki kaldırdığımız kutunun içinden bulduğum şeyi göstereyim. Kol düğmelerin. Hatırladın mı hani şu ilk işinde sana aldığım siyah beyaz gömleğine uyan kol düğmeleri. Kıyamadığın için kaldırdığımızı unutup ne kadar da aramıştık istanbul’a gideceğinde, bak buldum. Sevindin mi?

Diyebiliyorum.

Gerisine dayanamıyorum.

Cevap vermeyişlerine, suskun bekleyişlerine, yıllarca süren gidip de gelmeyişlerine, her yere sinmişliğine, anıları ilmek ilmek içime işleyişlerine…

Aslında hiçbir kısmına dayanamıyorum sensizliğin beni ıssız bırakmalarını ömrüme…

Her gün senli sabahlara uyanıp varmışsın gibi yaşayıp günün sonunu sensizliğe giydirişime ağlıyorum, kızma. Her defasında sana benzeyen birilerini görüp gitmediğine inanıp koşuyorum, zaten ben gittiğine nadir zamanlarda inanıyorum.

Artık hiç dayanamıyorum.

Elimde sıkmışlığımı fark ettiğim karanfili usulca kıyamadan başucuna bırakıyorum. Eğilip karanfili koklar gibi yaparak toprağını kokluyorum. Bakma öyle ağlamıyorum yağmur yağıyor baksana. Elimle dağıtıyorum toprağını içime iyice sinsin diye. Başımı göğsüne yaslamanın özlemini yılların içime işleyişiyle taşlar yumuşacık geliyor gönlüme. Küçük cam kutuma bugün de biraz alıyorum toprağından, solan çiçekleri alıyor yerine karanfilleri hediye ediyorum sevda dolu sevgimize. Canını yakarlar belki diye küçücük yabani otları alıp atıyorum yere. Düzenliyorum toprağını sen düzeni seversin diye. Yanına ayırdığım yerimi yeniden sabitliyorum. Kızma tamam ıslanmıyorum. Ama gitmek istemiyorum. Bu gece bari kalsam yanında olmaz mı bak yağmur yağıyor üşütürsün desem de izin vermeyişlerini alıyorum ve kalkıyorum usulca.

Arkamı bile dönmeye kıyamadığım sevdiğim. Toprak oluşuna yılların bezendiği hislerim beni senden ayrı bırakmadığı gibi her dakika, her saniye seninleyim.

Tut elimden yeniden evimize gidelim.

Bahriye Eldemir

İZDİHAM

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın