Ayşe Zeliha Gökçe, Latife Tekin romanları

Latife Tekin, 1980 dönemi ve sonrası Türk Romanı için oldukça özgün ve önemli bir yazardır. İlk romanı Sevgili Arsız Ölüm’ü yayınlandıktan sonra Türk Edebiyatı içinde kendine ister istemez yeni bir yer aramak durumunda kalmıştır. Çünkü köy kökenli “solcu” bir yazar olarak romanları ne toplumcu gerçekçi kalıplara sığıyor ne de köy edebiyatı şablonlarına ait görünüyordu.

Sevgili Arsız Ölüm romanındaki fantastik ve mistik ayrıntılar, edebiyat çevrelerindeLatife Tekin’i Güney Amerika kaynaklı “Büyülü Gerçekçilik” e yakın görme eğilimi doğurmuşsa da Tekin’in kendisinin de üstünde durduğu gibi, özellikle bu tarza ait bir dil kurgulama çabası söz konusu değildi. Latife Tekin’in romanlarının başat konusu, özellikle ilk romanlarında kent yoksulluğu iken, bu romanların kahramanları da kentte tutunma çabası veren, göç yoluyla kente taşınmış köylülerdi. Tekin bu insanların hikayesini anlatırken köyden kente göç etmiş bir ailenin ferdi olarak deneyimlerinden faydalansa da romanların karakteristiğini ortaya koyan, seçtiği konular kadar kullandığı dil olmuştur. Romancıların alışılagelmiş kurgu tavrını reddeden Tekin, üst bir anlatı kurgulamaktan, anlatıcıyı dışarıdan bir ses kılmaktan ziyade, karakterlerin dünyasına ait, onların yaşantılarını içselleştirmiş bir dil kullanmayı tercih eder.

Tekin’in bu tercihinde büyülü gerçekçi tekniği kullanma çabası değil, toplumsal birtakım koşullar doğrultusunda gelişmekte olan, yazarın önemsediği ve hatta onların sesini kendi sesi kılmaktan çekinmeyip, romancı gömleğini giymek yerine bir tür anlatıcı tavrı takınmayı yeğleyerek yücelttiği yeni bir sınıfın anlatısını ortaya koyma çabası vardır.

Latife Tekin romanlarının değişmeyen siluetini belirleyen iki önemli unsurdan birisi içine doğdukları dönem ve bu dönemin hassasiyetleri iken bir diğer önemli unsur yazarın romanlarda kullandığı dile dair geliştirdiği hassasiyet ve bu dilin özgünlüğüdür. Ancak Gece Dersleri romanının da konusu olduğu gibi, siyasi hareketlerin içinde yer alan ve “örgütlü bir solcu” olan Latife Tekin’i böylesi kendine ait bir dil evreni kurmaya yönelten de, dönemin siyasi hareketliliği ve 12 Eylül 1980 darbesinin götürdükleri ve Türkiye siyasi hayatı kadar kültür iklimini ve insan tipini de uğrattığı değişikliklerdir.Latife Tekin 12 Eylül 1980 darbesinin ertesi günü, kalınca bir defter alıp Sevgili Arsız Ölüm’ü yazmaya nasıl başladığını şöyle anlatır:

“12 Eylül’den hemen sonra, neredeyse ertesi sabah Sevgili Arsız Ölüm’ü yazma kararıyla evimizin arka odasına çekildim. Ucuzundan kalınca bir defter aldım, bir de tükenmez kalem (…) Altı ay, bana ‘Evet bu yazmayı hayal ettiğim romanın ilk sayfası olabilir’ dedirtecek bir şey yazamadım doğal olarak. Sonra işte bir yarım sayfa yazdım ki yüzüme dikilen üzüntülü bakışlardan kurtulmamı sağladı. O odadan yenilmiş olarak çıkarsam, başaramazsam kesinlikle yaşamaya razı olamayacağım bir hayatın içine çekilirmişim gibi bir korku sarmıştı beni ” (Andaç 2002: 23)

Bu romanını yazmaya girişmesindeki itki kadar, romanın içeriği de Latife Tekin’in hayatından izler taşır. Onu yazmaya iten güç, belki de tüm politik hareketliliğin, örgütlülüğün sekte aldığı bu baskı döneminde, yine de bir şeyler yapabilmekti:

“O dönemde, o kadar önemliydi ki benim bir şey yaparak kendimi kurtarabilmem… 12 Eylül’ün şiddetini bertaraf edip parçalanmamak için benim de o şiddette bir şey yapmam gerekiyordu” (Özer 2005: 21)

Latife Tekin’in romanlarının toplumsal boyutu, yazarın özgeçmişi ile doğrudan ilgilidir. Bu bağlamda Latife Tekin’in 1980 dönemi yazarı olması anlamlıdır. Türkiye’nin bugünkü kültür ikliminin karakteristiğini belirleyen temel kırılma noktalarından sayılabilecek 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri, ideolojik birer unsur olarak doğrudan alıntılanmasa da, Tekin romanlarının evrenini, onun roman kahramanlarının hayatlarını ilk romandan itibaren doğrudan etkilemeye devam eder. Bu bağlamda, belki de Tekin’in romanlarının “Büyülü Gerçekçilik” ile ne denli bağlantılı olduğu sorunsalından çok, toplumsal değişim karşısında değişen Türkiye konjonktüründe nerede-nasıl durduğu daha dikkate değer bir sorunsaldır.” (Gökçe 2012)

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM
Sevgili Arsız Ölüm, ilk roman olmasına rağmen, bu anlamda Latife Tekin romancılığının mihenk taşı ya da pusulası olarak görülebilir. Büyük bir toplumsal travmanın yaşandığı 1980 döneminin baskı rejimi altında Tekin’in kendisinin de belirttiği gibi, “kendisini kurtarma, bir şey yapma” isteğinin bir ürünü olarak ortaya çıkan bu roman, Latife Tekin’in “romancılık” serüveninde daha sonra da izini süreceği temel izleklerin kuvvetle belirdiği bir eserdir. Otobiyografik öğeler taşıyan bu roman, Aktaş ailesinin köyde başlayıp kentte devam eden hayatına tarafsız bir tanıklıktır. Yazar’ın kullandığı dil, bu yoksulların dilidir. Dahası bu sadece taklit edilen bir diyalekt de değildir; buradaki dil, çok geniş anlamıyla, bu insanların dünya görüşünün tüm naifliğini barındıran, topyekün bir yaklaşımdır.

Böylelikle romancı, hem karakterlerini asla ait olmadıkları bir dille konuşturma yapaylığına düşmemenin yolunu bulur hem de onların naif dünyasını olduğu gibi yansıtma cesaretini gösterir. Sevgili Arsız Ölüm romanında, cinlerle haşır neşir bir köy hayatının, Aktaş ailesinin göçü dolayısıyla kente taşınmasına, yine bu ailenin masalsı ve fantastik ayrıntılarla bezeli hayatı aracılığı ile tanık oluruz. Cinlerin adeta her taşın altından baş gösterdiği köy hayatına yaklaşımda, yazıcı olarak Latife Tekin’in sempatisini hissetmemek mümkün değildir.

“Cinler üzerine düşündüğüm zaman, onların çok pratik bir anlamı olduğunu hissettim. İnsanlar cinlerin korkutuculuğunu kullanarak hayata çeki düzen veriyorlar. Gerçekten de işe yarıyor. Korkudan, su içilen bir kuyuya taş atamıyorsun, çünkü karşına kuyu cini çıkıyor. (…) Düşünün ki, her delikten cin çıkabileceğine inanan insanlar, daha sonra geldikleri İstanbul’da ne yaparlar… (…) Biz görmeden onlar bizim yataklarımızda uyuyorlar, elbiselerimizi giyiyorlardı… Bu durum, eşyalarımızı, evimizi, bağımızı, bahçemizi kendimize ait hissetmemizi engelliyor. Çok hoş değil mi?” (Özer 2005: 18)

Adeta bir masal gibi başlayan anlatı, kente göçle birlikte naifliğini arttırır. Köyde türlü hurafe ile süren, cinlerle, sezgilerle, masallarla, sanrılarla süren yaşam, kente göç ile birlikte, aile üyelerinin bakış açısından pek bir değişikliğe uğramaz. Sadece köyde görece refah içinde olan hayat, kentte çok daha sıkışmış ve yaşam savaşına dönüşmüş bir hal alır. Üstelik “kendi dünyaları”nda çok daha güvende olan bu insanlar, kente göçle birlikte, onlar için çok daha vahşi bir dekoru içinde görünürler artık. Anne Atiye karakterinin ev içindeki otoritesinin aksine, çocukları, Nuğber, Halit, Seyit, Mahmut ve Dirmit, türlü badireler atlatır, türlü yüzleşmeler yaşarlar bu yeni dünyada.

Sürekli Azrail ile cebelleşen ve bir türlü ölmeyen anne Atiye, üzerinden baskı eksik olmayan Dirmit, “erkekliklerinin” itkisiyle sürekli belaya “bulaşan” Seyit, Halit, Mahmut, baba Huvat ve peşlerinden nereye gitseler sürükledikleri, cinleri, rüyaları, masalları… Tekrar eden motiflerle, kısır döngüye girmişçesine devam eden bu yaşam, Atiye’nin ölümü ve Dirmit’in yazılarını “ak bir çarşaf gibi” göğe salmasıyla sona erer. Murat Belge,“Edebiyat Üzerine Yazılar” da Sevgili Arsız Ölüm’deki anlatı biçimi ile Şeker Ahmet Paşa’nın “Ağaçlık” adlı eseri üzerine John Berger’in getirmiş olduğu yorum arasında bir alegori kurar. Berger’e göre, bu eserdeki perspektif yanlışı bir hata değildir. Bu Şeker Ahmet Paşa’nın tercih ettiği bir şeydir ve resmin içinden birisinin bakış açısından doğru bir perspektiftir. BelgeLatife Tekin’in de tıpkı bu yorumdaki gibi romanın içinden bir göz olduğunu tespit eder ve romanın bitiş anının seçimini de buna bağlar :

“Otobiyografik bir roman olduğu yazarınca da kabul edilen Sevgili Arsız Ölüm, roman kahramanı Dirmit ‘ormanın dışına çıkmak üzereyken sona ermektedir. Çünkü o teknik, Dirmit’in ulaşacağını varsaydığımız noktada artık mümkün değildir. Ormanın dışına Latife Tekin çıkmıştır. O nedenle ormanın içini bu kadar iyi verebilmektedir” (Belge 1994: 223)

BERCİ KRİSİTİN ÇÖP MASALLARI
Latife Tekin’in romanlarını çok kabaca iki döneme ayırmak mümkün. Kabaca ancak oldukça anlamlı görünen bu sınıflamada, yazarın bakış açısının giderek felsefi yaklaşımını derinleştirdiğini diğer yandan romanlarının kahramanı olan sınıfın dönüşümüne de koşut, doğal bir nispeten içe dönüş yaşadığını söyleyebiliriz. Berci Kristin Çöp MasallarıGece DersleriBuzdan Kılıçlar , temaları doğrultusunda Sevgili Arsız Ölüm ile bir anlamda bağlantılıdırlar. Sevgili Arsız Ölüm’de ev içinde tanıdığımız insanların mahallesini, oradan çıkıp nerelere dağıldıklarını, şehirde nasıl yaşam savaşı verdiklerini görürüz her birinde.

Berci Kristin Çöp Masalları’nda da, anlatıcı Sevgili Arsız Ölüm’deki kadar içerden değilse de, yine benzer insanların hayatına odaklanır. Bu Aktaş ailesinin ev içinden bir ses olan anlatının aksine, bir gecekondu mahallesinin hikayesidir. Kahraman adeta Çiçektepe üzerine kurulan bu derme çatma gecekondulardan müteşekkil mahalledir. Roman yapısının gereksindiği kişi kadroları kurulmaz; bunun yerine her yeni kısa bölümde, duygu ve düşünceleri üzerine yoğunlaşmak yerine topluluk içindeki kolektif yönleri karikatürize edilmiş tiplerin üzerinden bir gecekondu mahallesinin kuruluş, büyüme ve hatta giderek dejenere olma hikayesini görürüz. Bu bağlamda Semih Gümüş Berci Kristin Çöp Masalları’ndan söz ederken roman demek yerine, ‘çağdaş bir anlatı’ (Gümüş 2011) ifadesini kullanmayı tercih eder.

“Anlatıda karşımıza çıkan ilk tip, yıkımcıların karşısında saçını başını yolan küçük kız çocuğu Sırma’dır. Ona şifa vermeye çalışan, mübarek görülen Güllü Baba, çehresini sürekli değiştirerek; üfürükçülükten falcılığa geçen bir tip olarak çeşitli bölümlerde, çeşitli tiplerle karşı karşıya gelecektir. Şengül, sütle şişmiş hasta göğüsleriyle Güllü Baba’nın kapısında şifa arayan bir diğer tip olarak karşımıza çıkar. Onun derdine ise Güllü Baba değil, Kibriye ana karakteri şifa bulur. Bundan sonra Şengül, Güllü Baba’nın şifalı sayılan göz yaşlarının kurumasına neden olan lanetli geline dönüşür.

Çöp Bakkal ve karısı, Deli Dursun, Deli Gönül diğer renkli tiplerdir. Gerçekten de varolan bütün kahramanlar, kendi anlatıları süresince vurucu, ancak kısa süren, hikayeleri sürdürülmeyen, temelde gecekondu mahallesinin giderek varoşa dönüşmesinin hikayesinin birer yan unsurudurlar. Başrolde kuşkusuz “Çiçektepe” vardır (…)Bu süreçte anlatı, planlamadan, kendine bile sezdirmeden, insanlar üzerinden yürütülen, insan haklarına aykırı iktisadi kalkınmayı, kentsel ya da ekonomik büyümenin yanında insanların gördüğü zararları, aslında, bu yüzeysel tipler ve ajitasyona girişmeyen, anlatının farkındalıktan uzak safdil üslubu ile, çarpıcı bir şekilde dile getirmeyi başarır. Üstelik anlatılan bu mahalle son derece gerçektir. Masalsı bir dille anlatılan tüm olaylar, İstanbul’un gecekondu mahallelerinde yaşanmıştır-yaşanmaktadır.” (GÖKÇE 2012: 23)

Berci Kristin Çöp Masalları’nda en dikkate değer noktalardan birisi, Tekin’in yine dil ile girmiş olduğu hesaplaşmadır. Sevgili Arsız Ölüm’de, “evin dili ile yazmak”, “ev içindeki o sessiz mırıltıları” yansılamak olarak kurulan anlatı, Berci Kristin Çöp Masalları’nda da yine anlatının kendi iç dinamikleri doğrultusunda şekillendirilmiştir. Sürekli yıkılan, tekrar yapılan, tekrar yıkılıp, kırık tabak parçalarına kadar kullanılabilecek her parça kullanarak yeniden yapılan, tekrar tekrar yapıldıkça daha da küçülüp perişanlaşan ama yok olup gitmeyen, kendini var eden bu mahallenin hikayesi de, bu yapım yıkım döngüsüne koşut olarak, parçalı, bir anlamda eksik ama sonucunda bütünleşen, derdini anlatan ve kendisini bu parçalılıkta, kopuklukta var eden bir dil ile anlatılır. Latife Tekin,Berci Kristin Çöp Masalları’ndan sonra da romanlarının ruhuna uygun bir dil evreni yaratma kaygısını hep taşır ve bu uğurda titiz bir tavır takındığı gözden kaçmaz. 

GECE DERSLERİ
Sevgili Arsız Ölüm’de evin diliyle yazan, Berci Kristin Çöp Masalları’nda gecekonduların onmazlığına öykünen bir dil kurgulayan Tekin, üçüncü romanı Gece Dersleri’ni kaleme alırken artık tekrara düşmenin kaygısını taşır:

“Tekrardan çok sıkılıyorum ben. (…) Bir tane daha Berci Kristin Çöp Masalları ya da Sevgili Arsız Ölüm çok fazla olurdu, aynı telden çalıp söylemek gibi olurdu. Böyle bir şey yapmak istemiyordum. (…) Aynı şeyin hayatımda tekrarlanacağı duygusu beni çok rahatsız eder. (…) Geçicilik duygusu çok güçlü bende. Belki bu da göçün yarattığı, o travmanın neden olduğu bir durumdur, bilemiyorum” (Özer 2005: 86)

Gece dersleri bir anlamda, sanki Sevgili Arsız Ölüm’de karşımıza çıkan Dirmit’in, annesinin ölümü ile yazılarını gökyüzüne saldığı, bir tür erginlenme yaşadığı anda son bulan hikayesinin devamı olarak görülebilir. Militan bir genç kadının, son derece şiirsel ve parçalı bir anlatı ile karşımıza çıktığı bu roman, Latife Tekin’in içinde bulunduğu sol çevre tarafından oldukça yadırganmış hatta, Tekin’in kendisinin de ifade ettiği gibi, yazma aşamasında engellenmeye dahi çalışılmıştır. Latife Tekin’in politik duruşu ile romancılığı arasında yaşadığı çatışmanın netleştiği diğer yandan alışıldık roman kalıplarının çok dışındaki üslubu ile edebiyat çevrelerinde de bir romancı olarak pek kabul görmeyeceğinin de kesinleştiği, yani, üslubunun oturduğu, kesinleştiği romanıdır denebilir.

Latife Tekin’in geleneksel roman dilini muktedir olanın dili ile özdeş görmesi, yoksulun dilinin ise bu dil olamayacağı anlayışı da bu romanla birlikte iyice yerleşir. Yoksulun, kadının, ötekinin dili; muktedir olanın, iktidar olanın, ‘varsıl’ın dışında gelişen bir dil…Tekin’e göre, parçalıdan öte, mırıltı olarak gelişen bu dil, babasının evlerinde Kuran okurken çıkardığı melodik dilin tınısına sahiptir. (Özer 2005)

Gece Dersleri, göç olgusunu yaşamış yazarın, geçicilik duygusunun muğlaklığında, geçmiş hayatından sürükleyip getirdiği bir yakarışın- ibadetin sesiyle yazılmıştır. Gece Dersleri’nde Gülfidan isimli genç bir kadının Sekreter Rüzgar kod adı ile sol bir örgütün içinde yer alışını, ancak bu ikincil kimlikle sürekli çatışma yaşadığını görürüz. Anlatı bir rüya atmosferinde geçer adeta. Gülfidan, bir kadın olarak, bu rüya atmosferi içerisinde kendisini son derece naif bir kahraman olarak yansıtır okura. Böylece romanın bu düşsel atmosferi, Gülfidan’ın, erkek egemen dünyanın dilini konuşması beklenen Sekreter Rüzgar kimliği ile düştüğü zıtlığı daha doğrusu yetersizliği çok daha net ortaya koyar.

“Sekreter Rüzgar olarak kullanmak zorunda olduğu dil bu çabasında onu kısıtlar. Dahası, bu dil, Gülfidan için yarayışsız, sonradan öğrenilen bir dil gibidir. Gülfidan’ın yadırgayışları ve militan olarak yoksullara karşı kullandığı dilin faydasızlığını keşfi, daha önce de belirttiğimiz gibi, bir kırılma noktası yaratır. Bu kırılma, Gülfidan’ı yoksullar için yarayışsız olan bir dilden-söylemden kurtarır ve onu Gece Dersleri’ni yazma noktasına taşır. Bu söylem içinde Gülfidan’ı irkilten, onu Sekreter Rüzgar kimliğinde huzursuz kılan korkuları, yabancı bir yerde-durumda olmanın tedirginliğinden doğar. Bu yabancılığı Gülfidan’ın yüzüne çarpansa dil sorunudur.” (Gökçe 2012: 62)

Latife Tekin bu sorunu içinde bulunduğu ideoloji ile de yaşamaktadır o dönemde; tıpkı Gülfidan gibi. Fabrikalarda, gecekondularda yardım etmek için, “bilinçlendirmek” için yaklaştıkları insanların aslında böyle bir sınıf bilincine sahip olmadıklarını görür. Romanda anne figürünün çatışmaların odağında bu denli ön plana çıkışı da tesadüfi değildir. Latife Tekin’de en büyük çatışmayı, Gülfidan gibi, annesinden, çevresinden öğrendiği, içinde büyüdüğü hayat bilgisi ile bu yeni retoriği buluşturma noktasında yaşar.

“Sevgili Arsız Ölüm ve Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazdıktan sonra Gece Dersleri’ni yazmamın bir nedeni varsa, o da artık yoksullarla öteki insanlar arasında bana yapılan şeylerden dolayı bir geçiş olamayacağı hissine kapılmamdır. Dilin ve kültürün sınıfsal niteliğini o kadar şiddetli hissettim ki, birbirinden kopuk bu iki dünya arasında ortak bir dil olamayacağına karar verdim. Olabilse, ne dediğimi zaten anlayacaklardı. Sonra kendi kendime onların kurduğum dile yabancı olduklarını, yazdıklarımın bir şey ifade etmediğini söyledim. ‘Kim isterse karanlığında, az ışığında boğulsun. Sizinle konuşmayı durduruyorum’ dedim içimden ve sustum.” (Özer 2005: 103)

BUZDAN KILIÇLAR
Buzdan Kılıçlar’ın adındaki sembolizm, aslında romanın temel izleğini de ortaya koyar. Latife Tekin’in kahramanlarını pılık pırtık adamlar olarak tanımladığı, ağabeylerinden esinlenerek yazdığını söylediği Buzdan Kılıçlar , yoksulların buzdan kılıçlarla varolma savaşı verdiği bir romandır. “Pılık pırtık adamlar da birer savaşçı gibi şehrin içine dalıp ikindi bastırmadan paranın kafasını kopartmışlardı” (Tekin 2011: 41) Kışkırtıcı bir cazibesi olmasına rağmen, gölgeleri, korkunç dehlizleri de olan bir serüvendir paranın izini sürmek. “Yoksullar, paranın ulaşılmaz bir vadinin yedi mağara sonrasında gömülü ‘hazine’ olduğunu düşünmeselerdi, izini şehrin içinde hırlı hırsız ruhlarıyla bir ayini ikmal edercesine sürerler miydi?” (Tekin 2011: 53)

Buzdan Kılıçlar, manifestovari şu cümlelerle başlar:

“Ceplerinde yoksulluk bilgisi denen küstah bir kurbağa gezdirmiyor olsalar, hayatın kendilerine verilmediğini bile bile, başkalarının zalim dünyasında, ayakkabılarının uçlarına basarak sürekli bir korkuyla var olmayı göze alabilirler miydi? Nereden bileceksiniz bunu? Karın içinden çıkıp rüzgar çekirdekleri gibi şehrin üstüne savrulan bu adamlar, oynadıkları oyunlardan arta kalan dekorları topladıkları depolardan farksız küçücük evlerinde, eşyalarına nüfuz ede ede yaşıyorlar.” (Tekin 2011: 2)

Latife TekinSevgili Arsız Ölüm’de Dirmit’i şu meraka sürüklemişti; “acaba apartımanlarda neden kimse perdelerini kapatmaz onlar akşam olunca sımsıkı örterken perdelerini…” Kuşkusuz güzel avizelerini, şık ev içlerini sergilemekten utanmadıkları hatta zevk aldıkları için. O romandan bu romana değişen bir şey olmaz. Berci Kristin Çöp Masalları’ndaki gecekonduculardan bazılarıdır bu romanın kahramanları da. Latife Tekin bu kez, şehir ve bu insanlar arasındaki uyumsuzluğu, zenginliğin dili ile yoksulluğun dili arasındaki tezatlığı, farklı bir terkiple ortaya döker. Halil Sunteriler, kısa yoldan zengin olmaya kafayı takmış, kardeşleri ile ortak iş yapmış ama bu işi batırarak onların güvenini kaybetmiştir. Halil Sunteriler, kırmızı volvosu ile “caka satadursun”,Latife Tekin’in bu kez kahramanlarına, üç romanı boyunca dil ile girdiği mücadeleden galip ayrılmanın verdiği güvenle, hem uzaktan alaycı bakabildiğini hem de içeriden onlardan biri olarak bakmaya devam edebildiğini görürüz. Değişmeyen kuşkusuz ki, bu pılık pırtık adamların, yarım yamalak bir “zengince” dili ile şehirle tam bir bütünleşme yaşamayacağı, gerçek anlamda asla “yırtamayacakları” gerçeğidir. Romanın naif yaklaşımı zaten okurun asla böyle bir izlenime kapılmaması için yeterlidir.

AŞK İŞARETLERİ
Aşk İşaretleriLatife Tekin’in romancılığında açılan yeni bir dönemin habercisi sayılabilir. Nezir isminde bir karakterin çevresinde topladığı gençlerle kurduğu aykırı, yabanıl, tuhaf bir ilişkinin süregiden hikayesidir. Anlatıcı Cihan karakteri Dirmit ya da Gülfidan gibi doğrudan Latife Tekin’e işaret etmese de, bir yönüyle onun masumiyetini kaybetmemiş hali gibidir. Diğer yandan Nezir ile Cihan arasında ciddi bir bağ vardır.

Latife Tekin, artık Cihan olmadığı gibi Nezir’de değildir. Aslında Nezir, onun gibi olmamak için çabaladığı, ters bir yansıması gibidir Tekin’in. Dille uğraşan, derdi olan birisinin iktidar, mülkiyet kavramları üzerine düşünürken, büyüleyici bir dil kullanan bir kahramanı odağa yerleştirmesi bilinçli bir tercihtir.

“Diliyle ötekileri ezendir o. Savaşılması gereken… Nezir, yoksul çocuklara dili kullanarak yoksulluklarını nasıl aşabileceklerini öğretmeye niyetlidir. Bunlardan biri, kız olan, Cihan, dile Nezir’in hakim olduğu ölçüde hakim olur sonunda, bu bir bakıma Nezirleşmektir. Nezire karşı koyabilmenin yolu Nezir’in dilini öğrenmekten geçiyorsa, başaran ona yenilecek demektir. Cihan fark eder bunu… Dile hakim olduğu anda dilsizleşmek ister, ama iş işten geçmiştir. Aşk İşaretleri, dilsizliğe, sessizliğe övgü romanı…” (Andaç2002: 25)

Latife Tekin, yoksulların dünyasını onların naif sesini bastırmadan anlatırken, Aşk İşaret’lerinde, Gülfidan gibi, Dirmit gibi, o dünyanın kıyısına gelmiş, dışına taşmış karakterlerin felsefi bir bakışla acılarını-korkularını anlamaya çalışır. Ya da zaten biliyordur da okura aktarmaya çalışır. Bu anlamda son derece karanlık bir atmosferi olduğu söylenebilir. Nezir onları yoksullukları ile yüzleştirmek için, bir bayram öncesi, perdeleri çıkarılmış yoksul evlerine baktırır:

“Kuruldukları günden beri sanki böyle boş pencereliydi bu evler. Küçücük pırıltılı camları, görmeyen gözlere benziyordu. Bu camlardan ne içeri, ne dışarı bakılmış…” (Tekin 1995: 13)

Neşeyle ormanda dolaşan kırmızı başlıklı kızın kurtla karşılaşmasına benzeyen bir hikayedir Aşk İşaretleri, bir tür masumiyetini kaybetme, dünya ile yüzleşme hikayesi. Nezir yazarak masumiyetini kaybetme korkusu yaşayan, yazmaktan vazgeçemediği için de yazıcılığını bu korkularla şekilleyen Latife Tekin açısından ‘yazmak’ eyleminin karakterleştirilmiş hali gibidir.

“Uzunca bir süre, neredeyse yirmi yaşıma kadar masumiyetimi korudum ben. Yazmaya başladığımda anısı çok tazeydi ama artık o ışığın olmadığını, geri çekildiğini hissetmeye başlamıştım. Ben büyük bir şaşkınlıkla ve gecikerek anladım bunu. (…) neden elimde bir ağırlık ve acı hissettim, neden yazmak aynı zamanda beni mutsuz etti? Sanırım bununla ilgili. Dile karşı içimde böyle bir kuşku ve öfke belirmişti ben farkında olmadan (…) Aşk İşaretleri’ni kendisine yapılmış kötülüğün anlamına erip bunun üzüntüsüyle dinginleşmiş bir ruhla yazdım. Masumiyetimi yitirmesem tabi ki yazar olamazdım” (Özer 2005: 161-162)

ORMANDA ÖLÜM YOKMUŞ
Aşk İşaretleri, masumiyeti yitirme üzerine bir romandı; Ormanda Ölüm Yokmuş ise, yitirilen masumiyetin asla geri kazanılamayacağının aşk-yoksulluk-doğa-kent kavramları üzerinden anlatıldığı bir romandır. Artık kentin ötekileri sadece yoksullar değildir, aşıklar ve ağaçlar da öyledir.

Ormanda Ölüm Yokmuş, yazının sarkacı gibi gelişen bir metnin sonunda, ormanın içinde yaşadıktan sonra dışına çıkmak zorunda kalan iki insanı anlatıyor. Ormanda tek bir varlığın iki yüzü gibi dolaşan Emin ile Yasemin, romanın sonlarında ormandan çıkınca ikiye bölünür. Ormandaki yürüyüşlerinin sonuna yaklaştıkça aralarındaki gerilim de romanda adım adım kurulur. Yazının sarkacı, iki insanın yürüyüşünün bütün aşamalarını okura duyururken, kulakları tırmalayan sesler çıkarmaz. Latife Tekin, hayata ilişkin kaygılarını irdelediği, sözün ve sözcüklerin anlamını yeniden kurduğu, sıkı dokulu bir örgünün bileşenleri olarak dili kurguladığı, önemli bir roman yazmıştır.” (Gümüş 2011a:150)

“Latife Tekin’in roman kahramanlarının, yabancı nesnelere, kendilerine yabancı olana korku ve temkinle yaklaştığını söyleyebiliriz. Aşk İşaretleri’nde ilk kez kendi dünyasının dışına çıkan çocukların korkarak evlerine baktığını görürüz. Dilin çeldiriciliğine kanmış, kalkanlarını indirmiş yoksulların, kendi dünyalarını uzaktan seyretmenin korkutuculuğuna nasıl kapıldıklarını görürüz Aşk İşaretleri’nde. Buradaki korkunun kaynağı, roman kahramanlarının yaşadıkları yabancılaşmadır. Buna benzer bir yabancılaşmayı, Ormanda Ölüm Yokmuş’ta, kent-doğa ikilemi arasında gidip gelen Yasemin ve Emin’de yaşarlar. Emin, ormandan yapraklar toplayıp evinde biriktirir.

Ne tam anlamıyla ormana kırlara kaçabilir ne de ormana sırtını dönüp evinin esenliğine sığınabilir. Yaprak biriktirme işi, ormanda olmanın bir bahanesi, ormanda olmak, sessizleşme istencinin bahanesidir. Sessizleşmek ise, kaybedilen masumiyete-ışığa kavuşmanın umudunu taşır. Emin, ancak kentin dışındaki varlıklarda, kentselliğin dışındaki insanlarda bu ışığı açıkça görür. Hem bu ışıktan korkar hem de bu insanlara ya da ormana sığınır.” (Gökçe 2012: 71)

UNUTMA BAHÇESİ
Latife Tekin’in yedinci romanı Unutma Bahçesi’nin odağında unutma kavramı vardır. Bir adada bir grup insan somut dünya’dan oldukça soyutlanmış olarak bir şeyleri unutmaya çalışırlar. Alegorik bir anlatı olan Unutma Bahçesi, yarattığı ada metaforu ile ütopik bir dünya kurgular.

“Bahçe bir ada olarak düşünüldüğünde, kara ve suyla olan ilişkisi de ikirciklidir. Adanın karayla hem bütün, hem kopuk konumu, insanın diğer insanlarla olan ilişkisinin bir modeli olarak simgeleştirilir romanda. Romanın sonundaki iki ada tanımı, insanın bu çözümsüz, ikili, kaygan ve kaypak varoluşunun da tanımıdır: Birinci tanıma göre, ada “kara, toprak, ayrı, kopuk”tur. “Kendisiyle sınırlı” ve bağlantısız”dır. Ama aynı zamanda da “pırıl pırıl gün ışığının her yere eşit dağıldığı denizler içinde” bir dünyadır. İkinci tanımda ada, “yokluk, yalnızlık, sıkıntı, tutsaklık”tır. “Denizler içindeki durmuş zaman ülkesi” ve “tekin olmayan, işitilmedik kötülüklerle dolu” bir yerdir. (s. 262) Benim bundan anladığım, ada, hem insanı, hem de onun varoluşa mahkûmiyetini simgeler.” (Parla 2010)

Romanda unutma eylemi bir tür fedakarlık gibidir ve cesaret gerektirir, adanmışlık gerektirir. “Bu bağlamda, ormanda dolaşan Yasemin ve Emin’e nazaran, bu anlatının kahramanları daha çetin bir savaşın içindedir. Doğaya dönüş teması yine anlatının odağındadır. Latife Tekin için artık yoksulluk, yoksullara duyulan çekimin tek sebebi, onlardan birisi olmak değildir. Yazar ve onun kahramanları, bazı kayıp parçalarının peşindedir. Ormanda Ölüm Yokmuş bunun hikayesiydi. “Gerçek” olana doğru çekim hisseden Emin’in ve onun yörüngesinden çıkamayan Yasemin’in hikayesi… Ormanda Ölüm Yokmuş’ta aksayan, kahramanların bu çekimin adını koyamamasıdır.

Yasemin’in akıl hocası Emin’dir. Ancak onun da ormandaki gezintisi, istencinin kaynağı bilinse de yönü belirsiz bir gezintidir. Şeref karakteri, Emin’in bu istencine benzer şeyler hisseden, ancak bu istenci şekillemeye, sonuca ulaştırmaya çalışan, bunun için kendi felsefesini kurmuş, kolektif bir biçimde bunu yönetmeye çalışan bir karakter olarak görülür. Unutma Bahçesi’ndeki yaşamın felsefi anlamda da, pratik anlamda da pek çok paradoks içermesinden dolayı bu amaç, Şeref’i oldukça tedirgin ve hırçın kılar. Şeref, ağaçların sulanması, etrafın bakımı sorunundan, “unutanların unuttuklarını da unutmalarının burasını unutma bahçesi olmaktan alıkoyacağı” tarzı felsefi problemlere kadar pek çok sorunun odağındadır.” (Gökçe 2012: 42)

Sonuç olarak, Türkiye, genç bir ülke olarak, kültürel ve iktisadi açıdan sancılar yaşamış ve yaşamakta olan toplumsal bir yapı sergiler. Tarihsel olarak bakıldığı zaman özellikle 1960’lardan 1980’e kadar geçen süre, köyden kente göçün hız kazandığı ve darbelerin yaşandığı dönemler olarak bu sancıların sıklaştığı önemli kırılma zamanları olarak görülebilir. Her şeyden önce, köyden kente göçle birlikte, kent hayatında, tanımlanmamış yeni bir sınıf ortaya çıkar. Giderek köylü olmaktan uzaklaşan ama kentli de olamayan bu sınıf, Latife Tekin’in romanlarının baş kahramanlarıdır.

“Gecekondularda, apartmanların kuytularında, kentin arka sokaklarında gördüğümüz bu insanlar, “yoksullar”, Latife Tekin’e göre yoksulluklarının bilincinde değildiler ve asla olamayacaklardı. Latife Tekin, bütün romanlarında hemen hemen bu naifliğin peşinden gitti. Ya bu naifliği kaybetmenin acısını-Aşk İşaretleri– ya da kaybetmenin korkusunu –Gece Dersleri– anlattı. Ya bu naifliğin nasıl bir şey olduğunu olanca doğallığıyla gözler önüne serdi –Sevgili Arsız Ölüm– ya da bu naifliğin yoksulları ne denli savunmasız kıldığını gösterdi- Berci Kristin Çöp Masalları– Yoksullar kentin içinde “asimile” oldukça, bu naifliği özler arar oldular –Ormanda Ölüm Yokmuş– ve o naifliğe tekrar varmanın yolunu bildikleri her şeyi unutmakta buldular –Unutma Bahçesi– Latife Tekin için “yoksulluk bilgisi” dediği şeyin masumiyetini kaybetmemiş, kentin içindeki tüm ötekileştirilmiş kimlikleri tanımlamanın ve yazıya aktarmanın yöntemi ve kendi masumiyetini korumanın bir yolu olduğu söylenebilir. Kendisini bir yazardan çok “yoksul” olarak tanımlamayı yeğlemesi, egemen romancılık tavrını ve romancılığı reddetmesi de belki bu yüzdendir.” (Gökçe 2012)

KAYNAKÇA
ANDAÇ, Feridun, “Latife Tekin ile Söyleşi”, Varlık, Sayı: 1132, İstanbul, 2002
BELGE, Murat, Edebiyat Üstüne Yazılar, YKY, İstanbul, 1994
GÖKÇE YENER, Ayşe Zeliha, Latife Tekin’in Romanlarında Toplumsal Değişim, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2012
GÜMÜŞ, Semih, Roman Kitabı, Can Yayınları, İstanbul, 2011
GÜMÜŞ, Semih, Yazının Sarkacı Roman, Can Yayınları, İstanbul, 2011a
ÖZER, Pelin, Latife Tekin Kitabı, Everest Yayınları, İstanbul, 2005
PARLA, Jale, “ Bu Bahçede Her şey Unutulur mu” Radikal, 11 Ocak 2010
TEKİN, Latife, Buzdan Kılıçlar, Everest Yayınları, İstanbul, 2011
TEKİN, Latife, Aşk İşaretleri, Metis Yayınları, İstanbul, 1995

Ayşe Zeliha Gökçe, arkakapak.com

İZDİHAM

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: