Ayşe Yılmaz, Romeo ve Juliet’in Türk Sinemasıyla İmtihanı

Romeo ve Juliet hikâyesi, aslında Shakespeare’den de eski bir maziye sahip. Hikâyeyi, Arthur Brooke’un, Belloforest’ın 1559’daki Fransızca çevirisi Trajik Hikâyeler’den hareketle yazdığı “Romeus ile Juliet’in Trajik Hikâyesi” şiirinden esinlenerek ortaya çıkardığı sanılmakta. Aynı zamanda dönemin İtalya’sında çok rağbet gören konulardan… Bu yanıyla bizdeki Leylâ ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre gibi halk masallarına da yakındır. Sevgililerin karşılaşmaları, birbirlerine duydukları iştiyak ve arzu, bir rakiple karşı karşıya gelme, gurbete gitme veya şehirden uzaklaştırılma, zehirle intihar etme, dadı ve rahip karakterlerine denk düşen kişilerin varlığı, görülen rüyanın yaşanılacak kötülüklere yorulması, mektupla haberleşme, en çok da kavuşamama ve son olarak da ölüm haberinin alınması gibi olay örgüsü, figür ve motifleri oldukça benzerdir.

Dünya genelinde Romeo ve Juliet’in sinema, tiyatro, müzikal veya bale uyarlamalarına bakıldığında, yakın dönemde dikkat çeken bir-iki farklı modern çıkış dışında neredeyse birebir tatbikiyle karşılaşılır. Konusu, tirat biçimdeki konuşmaları, olay mahallinin birebirliği, hatta iki gencin yaşları dahi göz önüne alınmıştır. Zira biri henüz on dört, diğeri on altı yaşlarındadır. Kitaptaki atmosfer neredeyse birebir resmedilir ve seyircilere o korunmuş hâliyle sunulur.

Türk sinemasında Romeo ve Juliet’le yan yana adı anılan filmlerse hiçbir zaman bir esinlenmenin veya bir aparma durumunun ötesine geçememiştir. Bu yüzden esere mutabık kalınan herhangi bir uyarlamadan da bahsedilemez. Bu anlamda en yakın örnekler Orhan Aksoy’un “Acı Hayat” (1973), Kartal Tibet’in “Cennetin Çocukları” (1977), Remzi Jöntürk’ün “Bir Pazar Günü” (1982) filmleridir. Ayrıca Müjdat Gezen’in bu eserden yola çıkarak yazdığını ifade ettiği, Kartal Tibet’in “Gırgıriye”si.

Aşk Kurbanları

İlk olarak Romeo ve Juliet’le pek çok ortak noktaya sahip “Acı Hayat”tan başlayalım.

Kerem ile Ebru, bir sürü tesadüf zinciri sayesinde tanışır. Biri at, diğeri arabayla bir yere yetişmeye çalışırken, havaalanında ve bir maskeli baloda… Romeo ve Juliet’te de tesadüf unsuru çok baskındır. Karşılaşmaları, hatta birleşme planlarının ölümle neticelenmesi bile böyledir. Filmde ailelerin tanıştırılacağı yemeğe kadar her şey mutlu mesut ilerler. Burada, bir aşk yüzünden iki ailenin yüz yıldır düşman oldukları ortaya çıkar. Bu, Romeo ve Juliet’teki Capulet ve Montague ailelerinin durumuna benzerdir. Bu yüzden babası Ebru’yu yeğeni Bahri’yle evlendirmeye karar verir. Aynı Juliet için Paris’in düşünülmesi gibi. Ancak iki sevgili, ailelerinin tüm baskılarına rağmen düğünden kaçıp Uludağ’da bir otele sığınır. Sabah erkenden Kerem kıyafet almak için merkeze gittiği sırada Bahri çıkagelir ve Ebru’ya zorla sahip olur. Kerem oraya vardığında onu vurur. Olanlardan sonra Ebru’nun akli dengesi bozulur ve hastanede tedavi görür. İkisi de iyileşip birbirlerini bulduklarında Kerem önce Bahri’yi vurur. Sonra tekrar Uludağ’a gidip arabanın içinde donarak ölürler.

“Cennetin Çocukları” filminin açılışında yer verilen köydeki düğün görüntüleri, Romeo ve Juliet’teki baloyu andırır. Durum burada daha başkadır ama. Yavuklusunun evlendirileceğini duyunca köye koşup gelen Kâhya Hasan’ın oğlu Ali, sevdiğini düğünden kaçıracakken kızın evleneceği Davut Ağa’nın kardeşi Şerif’i vurur, kendi de vurulur ve ölürler. Böylece iki aile birbirine düşman kesilir. Aradan yıllar geçer. Ağa ile kâhyanın çocukları Ahmet’le Zehra büyür. Üniversitedeki karşılaşmalarının ardından birbirlerine âşık olurlar. Bir kaza sonucu aileler durumu öğrendiğinde ayrılmaları gerekecektir. Ahmet, zorla evlendirilmeye çalışılan Zehra’yı, hikâyenin başındaki gibi kaçırmaya kalkışır.

Filmin sonu, âşıkların yaşaması bakımından diğer hikâyeden farklılaşır. Bu da ilginçtir. Çünkü birleşmeleri tam bir sürpriz niteliği taşır. Bütün bu olanlardan sonra ailelerin barışması meselesi ise her ikisinde de ortaktır. Yüzeysel ve karton karakterlerden öteye gidememiş oyunculuklar sebebiyle iki sevgilinin birbirleriyle konuşmalarında Romeo ve Juliet’ten, hatta bir sevda masalından eser yoktur. Başından sonuna değin müziğin gerekli gereksiz güçlü kullanımı da filmi zayıflatan unsurlardan biridir. Romeo’nun dediği gibi, “Hissetmediğin şey hakkında konuşamazsın.” Başka bir deyişle filmini de yapamazsın; yaparsan ancak bu kadar olur.

“Bir Pazar Günü”nde ise sevip de kavuşamayan Coşkun’la Kader’in mutsuz hikâyesi izlenir. Annesi Coşkun’u doğururken ölür. Babası üvey ağabeyini evden kovar. Yıllar sonra iki kardeş karşılaşır. Babür pavyon sahibidir artık. Coşkun’sa ağabeyinin işlediği cinayeti üstlenerek hapse girer ve sevdiğinden ayrılır. Kin ve nefret içinde yaşayan Babür, Kader’i birlikte yaşamaya ve kendi yerinde şarkı söylemeye zorlar. Kader’i ölü kabul eden Coşkun, onun için mahallede bir anıt yaptırır. Filmin Romeo ve Juliet’e benzer tek tarafı, zehir içen iki sevgilinin bu mezarın başında ölmesidir.

“Gırgıriye” filmine bakıldığında da, eserle benzeştiği tek ortak nokta, iki aile arasındaki düşmanlık yüzünden Bayram ile Gülliye’nin yaşadığı sorunlardır. Bütün bu sorunlar da filmin sonunda çözülür, sevenler kavuşur ve her şey tatlıya bağlanır.

Bir Hazin Hikâye

Dile getirilen tüm benzerlikleri, az veya çok, Türk sinemasının Yeşilçam’ının birçok filminde bulmak mümkün. Ancak neredeyse hiçbiri Romeo ve Juliet’teki gibi tutkulu bir aşk hikâyesine evrilemez. O niyetle filme alınmadığı da açıktır. Ne aşka ne de iki âşık karakterin dünyasına girmeye izin verir. Olaylar, karakterler bir oldubitti içerisinde başlar, gelişir ve son bulur. Bir derinlikten bahsedilemez. Âşıklar kavuşamasın, seyirci biraz duygulansın kâfi. Shakespeare’in anlatısındaki üstünlük, o hitabet şöleni ve gizemli durumlardan zerrece nasiplenilmez. Hatta kendi kültürümüzdeki aşk masallarından dahi beslenilmemesi dikkat çekicidir. Oysa Romeo’nun dillendirdiği şu dizeler bile oldukça yol göstericidir:

Aşk dediğin tütüp duran hasretin dumanıdır.
Duman dağılır, âşığın gözünde yanan ateşi kalır.
Âşık hüsrana uğradı mı,
Gözyaşları birikir deniz olur.
Başka nedir aşk? Bilgece çılgınlıktır;
Hem zehir zıkkım, hem şifalı şekerdir.

Ayşe Yılmaz, Kaynak: Arka Kapak

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın