Aylin Balboa, Belki Bir Gün Uçarız

Çişim geldi. O haberi alır almaz.

Hızlı hareket etmeliydim. Öyle olur çünkü, hızlı hareket etmek gerekir. Oturduğum yerden kalkmalı ve sanıyorum önce hastaneye gitmeliydim. Ama bacaklarım birdenbire  odun gibi olmuştu ve çişim vardı. Durmadan telefon çalıyordu. Kara haber telekomünikasyonu. Bilenler bilmeyenlere anlatsın hali. Biliyordum. Olmadan önce de biliyordum aslında ama yaşayana kadar olacağına ihtimal vermiyor insan  yine de. Açmadım telefonları. Çişim vardı. İdrak ile idrar arasında bu kadar organik bir bağ olabileceğini o zamana kadar düşünmemişim.

Belki de düşünmüşümdür, unutuyor insan tabii. İnsan her şeyi unutuyor. Daha önce kimsenin ölümünü  görmemiş, canının bazı parçalarını gömmemiş gibi yaşayıp  gidiyor. Sonra bir şey oluyor. Sonra işte illa bir şey oluyor. İş yerindeydim. İçimden, uzun zamandır dinlemediğim bir kasedi kalemle geri sarmaya başlamıştım. Biri gelip “İyi misin?” diye sordu. Kaset sarıyorum desem anlaması mümkün  mü? “İyiyim,” dedim, “çok çişim var.” Garip garip baktı suratıma. Biri çay getirdi, başka biri sigara. Normalde sigara içilen bir alan değil. Ama çişi gelenlere karşı duyulan enteresan  bir merhamet anlayışı var. Bir de şey var tabii, bu tip  durumlarda, sizin için bir şeyler yapmak isteyen insanların bir şeyler yapmasına izin vermelisinizdir. Başka türlüsü şımarıklık  olur çünkü ve şımarıklığa sadece bir kere, ilk tecrübenizde hakkınız vardır. İlk tecrübem değil nihayetinde.

Kafamdaki vidalar daha önce aynı yerden defalarca söküldüğü  için bir çeşit yalama durumu oluşmuş. Yaktım sigarayı, şımarıklık etmedim. Yarım ağız söylenen şeyler var ya, bir de yarım göz bakmak var mesela. Bakmıyorlar gibi ama bakıyorlar  da bir yandan. Çaktırmadan. Olası bir cinnete karşı tetikte bulunma bakışı bu. Kendinizi yerden yere vurmayın,  duvardan duvara döşemeyin diye. Fakat ortada cinnet filan yok.

Çiş var sadece, o da mesanemde. Etrafı dağıtmıyorum  yani. Bir yandan da telefon çalmaya devam ediyor. İnsanların ne kadar üzgün olduklarını söylemeleri gerek, merhamet  dolu sesleriyle bu zor gününüzde yanınızda olduklarını bildirmeleri gerek, sizin için yapabilecekleri bir şey var mı diye sorup vicdanlarını rahatlatmaları gerek. Oysa olmadığını herkes biliyor. Bunlar son derece iyi niyetle yapılan hareketler aslında. Ama o anda hepsine karşı müthiş bir öfke duyuyorum. Ulan o kadar insanız, bir kadını tutamadık! Telefonun sesine daha fazla tahammül edemeyip açıyorum. Yakın bir arkadaşım. “İyi misin, geleyim mi?” diyor.

“Yok”, diyorum, “gelme iyiyim. Çişim var sadece.” Kısa bir  sessizlik. Benim için endişelendiğini söylüyor. Endişelenecek  bir şey yok hâlbuki. Çişimi yapsam geçecek. Fakat bacaklar uyuşup odun olmuş. Kalkıp tuvalete gidemiyorum. O ara etrafım kalabalıklaşıyor. Suratlardaki ifade aynı. Soru aynı: “İyi misin?” Cevabım da belli: “İyiyim işte, çişim var.” Dünyadaki herkesin çişimden haberdar olmasını istiyorum. Kal-u beladan beri çişim varmış gibi  hissediyorum. Böbreğimin sair bütün organlarımı ele geçirdiğini düşünüyorum. Kuzenim arıyor sonra. Açmam gerek. Ona iyi şeyler söylemem gerek. Çünkü bu durum en çok onu ilgilendiriyor.

Güzel günler göreceğiz filan… Tabii tabii. Bunu kimse yemiyor artık. Öyle bir şey yok çünkü. “N’apıcaz biz şimdi?” diyor. Bu soruya insan olarak verecek bir cevabım yok. Köpek olsam belki ulurdum. Bilmiyorum ki n’apıcaz. Keşke bilsem. İşeyeceğiz desem olmaz. Ağlıyor tabii, ağlamaz mı insan… “Hastaneye mi geleyim?” diyorum. “Yok,” diyor, “çıkarıyoruz şimdi, sen direkt eve gel.” Birinin bana ne yapacağımı söylemesi iyi. Yoksa hareket edemem o şartlarda. Bir panik kendimi dışarı atıyorum. Odunlarımın hareket edebilmesine şaşıyorum. Bir taksi durdurup beni çok acele otogara bırakmasını rica ediyorum. Şoför bir süre dikiz aynasından kontrol ettikten sonra “Hayırdır ters bir durum mu var?” diye soruyor.

Tanımadığım birine çişim var demenin ayıp olacağını düşündüğüm için “Cenazemiz var,” diyorum. Sanki “İzmit’te iki dönüm arazimiz var,” der gibi söylüyorum bunu. Bir cenazeyi varlık gibi gösteren bu cümlenin her iki kelimesine de ikişer  kere üzülüyorum. “Neyiniz oluyor?” diyor. Bacaklarımı iyice    sıkıp susuyorum. Peronda kalkmak üzere olan otobüsü görünce canhıraş biniyorum. Çişimi yapmaya yine fırsat bulamıyorum. Bir saatlik mesafe. Neyse diyorum, varınca artık. Yol zor. Kafamı pencereye yaslayıp dalıyorum öyle.

Ambiyans, olması gerektiği gibi yani. İçimden hüzünlü bir şarkı da tutturursam tam olacak. Ama olmuyor, çişim var zira. Geçen demişti ki… Ah bir işesem. Öyle bakmıştı yüzüme… Çişten zehirlenir mi insan acaba? Tıpkı onun gibi… Bacaklarımı şöyle yapınca daha mı az hissediyorum ne? Hele o balkonda oturduğumuz gün… Elimle bastırsam gören olur mu ki? Şimdi yani gittiğimde… O çayı içmeseydim keşke. Yani aynı bahçeden kaçıncıya?  Uyumuşum biraz. Aklım uykuya kaçmaya bayılıyor. Rüyamda hep tuvaletler filan. İnsanız sonuçta. Sonra eve yakın bir yerde indim. Bulduğum ilk tuvalete girdim tabii, dayanacak takatim kalmamış. Sonra yürüdüm biraz. Sonra evin önüne geldim. Sonra bir sürü insan.

Sonra.

 

 

 

 

 

Aylin Balboa, Belki Bir Gün Uçarız, İletişim
İZDİHAM

 

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: