Aykut Ertuğrul, Kağıt, Limon Biraz da Para

Daima kurmaca yazarlarının zihnini kemirip duran şu soru, kurmacanın tarihiyle yaşıttır herhalde: “Yazılması gereken her şey gerçekten de yazıldı mı?” Bu bir soru olduğu kadar, her defasında yeniden ateşlenen bir meydan okumanın da işaret fişeğidir aynı zamanda. Her yazar, yazmaya devam edebilmek için farklı cevaplar üretir kendi kendisine;

“Ben yazana kadar yazılmamıştır!”, “Evet yazılmıştır ama bir de benim kalemimden dinleseniz?”, “Bazı şeyler yazılmakla tükenmez”, “İnsan yaşadıkça hikâyesi devam edecektir, bir hikâye oldukça hikâye yazarları da olacaktır”, “Onlar benim gördüklerimi görmedi, benim yaşadıklarımı yaşamadı, benim gibi yazamayacaklar” Cevaplar uzar da uzar.

Hele de Kâğıt İnsanlar’ın yazarı Salvador Plascencia gibi Juan Rulfo’yu, Marquez’i, Borges’i, Roberto Bolano’yu ortaya çıkaran bir coğrafyada yetişmişseniz meydan okumak, yeni bir roman yazdığını iddia etmek gittikçe güçleşir. Bu yazarlar tarafından daha önce defalarca büyülenmiş benim gibi basit bir okuru ikna etmek neredeyse imkânsızdır.

Masalsı bir üslubunuz mu var, kahramanlarınız gerçek hayatla, büyülü bir evren arasında mı gidip geliyor? Kâhin bebeklerden, kâğıttan kalplerden, ringlerde güreş müsabakası yapan azizlerden, bal arısı iğnelerine müptela kadınlardan, kâğıttan yapılmış insanlardan mı bahsediyorsunuz? Kederli ve bir o kadar ironik, tehlikeli derecede neşeli bir diliniz mi var? Tamam Marquez! Metinle hayat, kurmacayla gerçeklik arasındaki bulanıklıktan mı bahsediyorsunuz? Geleneksel hikâyelerden, mitlerden, sizden önce yazılmış romanlardan beslendiniz ve eserinizde bunu açık eden sıkı göndermeler mi var? Tamam Borges! Metninizi onlarca karakterin zihinlerinde yapılmış bir yolculuk olarak mı kurguladınız? Çok anlatıcılı aslında bu yüzden neredeyse anlatıcısız ve çevik bir üslubunuz var! Kesinlikle Bolano!

Harika! O halde hiç acımadan bakış açımızı biraz daha genişletelim; Yazarına baş kaldırmış karakterlerden bahsediliyor, hatta yazarını öldürmek için yazarın evrenine sızan bir karakter bile var. Paul Auster yazmadı mı onu?

“Herkes eğer karısı onu terk etmemiş olsa Federico de la Fe’nin darı ve fasülye yetiştiren bir çiftçi olacağını biliyordu __kumandan değil. Bol miktarda ekine ve güzel bir eşe sahip olunca güneş sistemine başkaldırmaya gerek duymaz insan.” Bir devrimin, bir “commandante”nin mütevazı hikâyesi mi; Latin Amerika’da da dünyada da onlarca var bu hikâyeden. Birkaç doz hamasetle bunu yutturamayacağın okur yok. “Fikirler tarihi yalnızların kininin tarihidir” diyor Cioran, biliyoruz yeni bir bilgi değil.

Zaten parça pinçik ilerleyen metin, sayfanın bir orasına bir burasına yanaşıyor, sütunlar halinde gidiyor, yan yatırılıyor, kara kutularla kapatılıyor, sayfalar arasında el yazıları, kara kutular, garip şekiller var; Calvino, Stephen King bunları çoktan yaptı.

Soyadının nasıl telaffuz edildiğinden bile haberdar olmadığım, 1976 yılında Meksika’da doğmuş ve Los Angeles yakınlarındaki El Monte’de büyümüş Plascencia’nın Kâğıt İnsanlar’ında saydığım ve saymadığım başka yazarların da etkisinden bahsedilebilir; bu romanı çarpıcı kılan özelliklerden en önemlisi zaten bu tanıdık ama bir o kadar yeni, şaşırtıcı karışım. Bunu bir kere fark ettikten sonra, ön yargılarınızdan sıyrılıp okunması ve elden bırakılması aynı derecede zor olan bir romanla baş başa olduğunuzu fark ediyor, o muhteşem anın tadını çıkarıyorsunuz. Her sayfada karşılaşacağınız sürprizlere odaklanmaya başlıyorsunuz.

Bütün bu karmaşık toplamın sonunda ortaya çıkan, anlatıldıkça çoğalan, çoğaldıkça eşsizleşen o emsalsiz hikâyeler nehrinin içinde zavallı yazar ve karakterlerle birlikte hayret dolu kulaçlar atıyor ve boğulmakla boğulmamak, kaybolmakla kaybolmamak, bilmekle bilmemek arasında gidip gelmekten arabesk bir keyif alıyorsunuz.

Bir süredir dikkate değer bir yayıncılık örneği gösteren Siren Yayınları’ndan M. Begüm Güzel’in harika çevirisiyle yayımlanan Kâğıt İnsanlar’ı okumanın kolay bir deneyim olacağını iddia etmiyorum. Ama kitabı bitirdiğinizde, yalnızca iyi eserlere has olan o damak kaşınmasını, iyi fikirlere gebe zihinsel karmaşayı ve o kokuyu hissedeceğinizi garanti ediyorum. Hangi koku mu? Cevabı biliyorsunuz: Kan, kâğıt ve dağlanmış et kokusu. Yalnızca bu kitap için biraz da limon!

Kağıt İnsanlar, Salvador Plascencia, Siren Yayınları

Aykut Ertuğrul

İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın