Aykut Ertuğrul, Avcı

 

Avcı*

Ne zaman ve neden başladığını kimse hatırlamıyor.

O kadar uzun zamandır sürüyor ki, artık kimse bu soruların cevaplarını merak da etmiyor zaten. Merak edilmeye değer görülen tek bir şey var; Av ile avcı ne zaman buluşacak? Buluştuğunda ne…

Onlar için dünya bir arenaya, insanlar, hayvanlar ve eşyalar ise birer izleyiciye dönüşmüşlerdi. Ölümcül, amansız ve belki de gereğinden fazla meşhur bir kovalamacaydı bu.

Bir gün birisi durdu. Aniden. Durup bekledi. Onu gören diğeri de… Bir kaç adım ötesinde…

Birbirlerine doğru birer adım attılar. Tüm dünya nefeslerini tutmuş olacakları beklerken onlar birbirlerinin etrafında daireler çiziyorlardı.

Döndüler, döndüler, döndüler.

Biri durdu. Onu gören diğeri de.

Alınlarından, elmacık kemiklerine, oradan da toprağa kıpkızıl ter damlaları…

Yüz hatları gerilmiş, azı dişlerinde top gülleleri çiğniyorlardı.

Burun deliklerinde fırtınalar kopuyor, kaşlarında kılıçlar şakırdıyordu.

Daha dün ve ondan önceki gün ve ondan önceki ve ondan önceki günlerde kıvılcımlar çıkaran topukları sabırsızca toprağı eziyordu.

Seyirciler bekliyordu.

Av ve avcı bekliyordu.

Nihayet bir fısıltı duyuldu; belki de duyulmayacak kadar kısık sesle söylenmişti de sadece biz duyduk;

İlk duran, durmuş olmanın verdiği sorumluluğu tartar gibi omuzlarını geriye atarak dişleri arasından mırıldanıyordu;

“Hangimiz avcı?”

Beklediler.

Beklediler.

Hafızalarını yokladılar, seyircilerin tepkilerini ölçmeye… Iıh.

Bir gözlerini rakibinden ayırmadan minik bir işaret görmek umuduyla göğe baktılar. Iıh.

Toprağa ve yanı başlarında akan ırmağa… Iıh.

Saçlarını dalgalandıran rüzgârı dinlediler, uzaklardaki kurt ulumalarını, ulu dağların zirvelerinde eriyen kar tanelerini… Cevap yok. Cevabın ya kendi yüreklerine ya da ötekinin gözlerine doğacağını bildiler. Beklediler. İlk kime? Beklediler. İlk kim!

Önce heyecanla ellerini ovuşturan kumarbazlar terk etti onları;

Ardından şövalye ruhlu maceraperest delikanlılar;

Torunlarına anlatacak hikâyeler arayan güngörmüş ihtiyarlar,

tozlu sayfalarla haşır neşir olmaktan benizleri sararmış hafif kambur, baygın bakışlı gençler…

Ve en sonunda onların ufka düşen bıçkın siluetlerini seyrederek ah eden kalbi kırık âşıklar da…

Hiç seyircileri kalmadı ama onlar beklediler.

Herkes onları unutana, çocuklar bacakları arasından top geçirene, etraflarında dolanarak kovalamaca oynayana kadar…

Taştan birer heykele dönüştüklerinde hala kimin av kimin avcı olduğunu düşünüyorlardı?

Asırlar geçti. Unutuldular.

Belki hala düşünüyorlardır! Karar verdiklerinde canlanmayacaklarını kim bilir?

*İki Dünyanın Ustası kitabından.

Aykut Ertuğrul

İZDİHAM

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın