Atakan Yavuz, Büyüdünüz, Rüzgâr Sizi Özlemiyor Artık

İlk şiir kitabımı, buradan çok uzakta yaşayan, daha doğrusu yazılan bir roman kahramanına adamıştım. Çocukluktan yeni çıkmış, yetişkinlerin dünyasının giriş kapısında dönsem mi, ilerlesem mi diye bocalayan bir kahramandı bu. Haşim’in ‘Şafak’ta şiirinde bahsettiği kararsızlığı ta derinlerinde hissediyordu: “Dönsek mi bu aşkın şafağından/ Gitsek mi bir ekaalîm-i leyâle.” Bir rüyası vardı onun. Ucunda uçurumları gizleyen bir çavdar tarlasında koşup oynayan çocukları, uçuruma düşmeden yakalamak istiyordu. Tek hayali buydu. Adına dünya dediğimiz bu çavdar tarlasında çocukları uçuruma düşmeden yakalamak. Bunun ne kadar zor -ve değerli- bir iş olduğunu ise ömrünü çocuklara adamış bir insandan, “Çocukların Dedesinden” öğrendim.

O mucizevî anlarda

Şiirin bendeki varlık sebebinin dünyaya o ilk bakıştaki hayret duygusunu muhafaza etmek olduğunu düşünürken, bunun aslında dünyaya çocukların baktığı yerden bakmak olduğunu neden sonra fark ettim. Keza felsefenin de bilgiye muktedir olmak için değil özgürleşmek için ihtiyaç duymasının, bakışı yetişkinlerin “öğrenilmiş çaresizliklerinden” kurtarıp çocukların bakışıyla aynı hizaya getirmek demek olduğunu gördüm. Şiir muhayyile üzerinden, felsefe ise sorduğu sayısız soru üzerinden rol devşiriyordu çocuktan. Bugün bedenimizle beraber ruhumuzu da kımıldatan metinlerin, insanlığa hediye edilmiş önemli buluşların başarısını da aslında çocuğa ait dile, bakışa, hayrete, samimiyete, hesapsızlığa ve cesarete temas edilebilen o mucizevî anlarda aramalı. Yetişkinlerin önemsiz gördüğü hayal gücü, saçma addettiği sorularla harekete geçen o mucizevî anlarda…

Bu metin dünyanın en zor işlerinden biri olan bir yetişkinin dünyaya çocuğun baktığı yerden bakma denemesi, bir bakış talimidir bir yanıyla. Çocukluğa doğru bir yolculuk, şiirin ve felsefenin kaynağına doğru bir yolculuktur aynı zamanda. İnsanın yazgısına yetişebilmesi için yapılan bir hafifleme girişimidir:

Bir dalgınlık perçemi

Sizde büyüdükçe küçülen bir şey var; hızlandıkça küçülen; zenginleştikçe yoksullaşan bir yerleriniz var. İşin tuhafı, bunu fark etseniz de sebebini soramayacak kadar meşgul görünüyorsunuz. Binalar yapıyorsunuz, göğün kalbi kırılıyor. O binalarda, ışığın gönlünü almadan geçiyor günleriniz. Sadece devasa yapılara, büyük rakamlara, kariyer dediğiniz mutsuzluğa adanmış ömürlere hayret ediyorsunuz. Bin bir gayretle etrafınıza yığdığınız eşya sizi koruyamayacak kadar kırılgan. Bütün çıkış yollarını bu eşyalarla dolduruyorsunuz. Üstelik aldığınız her eşya sizi biraz daha yoksullaştırıyor. Rüzgâr sizi özlemiyor artık, çünkü onu dinleyebilecek o ortak dili çoktan unuttunuz. Çok dalgınsınız ve çok düşünüyorsunuz. Düşünceleriniz artık gözlerinizi perdeleyecek kadar sarkmış saçınızdan alnınıza. Bu dalgınlık perçemi, büyük ve güzel olan ne varsa perdeliyor. Her yere güvenlik şeritleri, güvenlik görevlileri koyuyorsunuz ama güven duygunuz giderek azalıyor. İlginçtir, kurumlara, uzmanlara hala ziyadesiyle güveniyorsunuz. Çocuklarınızı kurumlara, ruhunuzu uzmanlara teslim ederken en ufak bir şüphe bile duymuyorsunuz. Kurumlarınızda adına kitap dediğiniz küçük küçük kutular var, onlarla giderek hayattan kopuyorsunuz, yaşama sevinciniz de elden gidiyor bu arada. Sürekli sevgiden bahsediyorsunuz ama sevmenin ön şartlarını yerine getirme konusunda hep yan çiziyorsunuz: Göz göze gelmek, dokunmak, vakit ayırmak.

Çocuk tek bir zaman kipi kullanır

Ev dediğiniz o kutulardan ne kendi şarkılarınız, ne de kendi sevgi sözleriniz duyuluyor; başkasının şarkıları, başkasına ait sevgi sözleri kuru, kupkuru klavye tıkırtıları arasında kaybolup gidiyor. Varlıklı olmakla var olmak arasındaki farkı çoktan unuttunuz. Çabaladıkça daha yorgun, daha solgun, daha da iki büklüm oluyorsunuz. Arabalarınız uçan halılardan bile daha hızlı. Kelimeleriniz Saba Melikesi’nden daha çabuk yer değiştiriyor. Yine de vakit darlığından şikâyet ediyorsunuz. Bunda bir tuhaflık yok mu? Göğe, şimşeğe, atoma hükmediyorsunuz ama kendinize, ruhunuzdaki o küçük, karanlık lekeye hala hükmedebilmiş değilsiniz. Göğe, şimşeğe, atoma hükmediyorsunuz ama dünya hala adaletsiz bir yer. Yoksulluğa, savaşlara, kıyımlara hükmedemiyorsunuz. Arzu ettiğiniz şeyler yeterince şeffaf değil, sahip olduklarınız ise itimat vermiyor size. Tabiatı evlerden, bahçelerden, şehirlerden sürgün ettiniz. Şimdi de geri çağırıyorsunuz. Tabiatı yenerken fikrini sormamıştınız, geri çağırırken de sormuyorsunuz. Birlikte yaşama fikri ise aklınızın ucundan bile geçmedi. Her gün aynı şeyleri, aynı ciddiyetle yapıyorsunuz. Adına meslek dediğiniz bu uğraş mı farklı olana tahammül bırakmıyor sizde.

Bütün bunlardan sonra çocukların eğitimi, yetişmesi konusunda planlar yapıyorsunuz. Gelecek planları. Oysa çocuk tek bir zaman kipi kullanır: Şimdi. Bu da yürek kipindedir.

Masallar neden giderek kısalıyor

Şimdi o devasa yapıların içinde çocuklar üzerine yaptığımız bütün gelecek planlarını, uzmanlık kibrini, kalın kitapları, adına bilim denilen dayatmaları, ödünç kanatları, pedagojik soğukkanlılığı bir kenara bırakalım. Dışarı çıkalım, açık alana. Bütün o unvanları, makamları, Google’ı, zeka testlerini, karmaşık analizleri, istatistikleri rafa kaldıralım, kravatlarımızı gevşetelim. Hep kısa yolu tercih ettiğimiz için kaybolmamıza sebep olan navigasyon cihazlarını kapatalım. Kalbimizin sesini bastıran akıllı telefonları sessize alalım. Bize başka dünyalardan yeni ve umutlu haberler getirmeyen televizyonların sesini kısalım. Bu defa eğitmek, şekil vermek, aydınlatmak için değil, hatta babacan bir tavırla dinlemek için de değil; neyi kaybettiğimizi hatırlamak için varalım çocukların yanına.

Masallar neden giderek kısalıyor? Cümlelerimiz uzadıkça anlamları neden azalıyor? Niçin şehirler genişledikçe ruhumuz daralıyor? Bir kez de öğrenmek, aydınlanmak, gerçek kayıplarımızın çetelesini tutmak için varalım onların yanına. Otomobilden inelim, yürüyerek gidelim şiirin ve felsefenin, bilgeliğin kaynağı olan çocukların yanına. Onlardan öğreneceğimiz, kendimizde ise unutacağımız çok şey var. Oradan bakınca öğreneceklerimizin yanında inanacağımız ve seveceğimiz de pek çok şey var.

Okun dimdik gitmesi için

Çocuk da şiir gibi, felsefe gibi bir hayat eleştirmenidir. Bizim başka hayat, başka dünya arayışımızın teminatıdır. Onların o taze, havadar, lekelenmemiş ve ısrarcı sorularıdır bize başka hayatlar aratan.

Tam da buradan baktığı için hikmeti bulmuş bir Bilge Dede ne güzel ifade etmiş: “Onlar sizin çocuklarınız değil; kendi yolunu izleyen hayatın oğulları ve kızları.” Bizim mülkümüz değil misafirimiz onlar. Saygı duyalım onlara, iyi ağırlayalım. Öyle ki yetişkinliğin eşiğinden korkmadan, büyük bir cesaretle atlayabilsinler. İnsanlığın yükünü alsınlar, evrenin gözündeki çapakları temizlesinler. Biz “iyi bir yay” olalım sadece. Okun dimdik gitmesi için emek verelim, gideceği yeri ise onlar belirlesin. Bizim düştüğümüz yerden daha aydınlık ve yaşanılası bir yere ulaşacaklardır. Buna inanın.

 

Atakan Yavuz

İZDİHAM

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: