Arzu Özdemir, Çocukluk İşte

Merhaba, benim adım Zeynep. Adımı babam koymuş. Anlamı “babasının süsü” demekmiş. Oysa annem, adımın Gülce olmasını istemiş. Hem sevdiği bir şiirde geçermiş hem de bu isim sayesinde gül kokumu sürekli tenimde taşıyabileceğimi düşünürmüş.

Beş yaşımı bitirdim, altı yaşımdan yeni gün aldım. Bu yaştaki bir çocuğun yetişkinlere bir şeyler söyleyecek olmasına şaşırdınız mı? Şaşırmayın. Öyle hafife de almayın bizi. Rızık derdi taşımadığımızdan, küslüğümüzü hemencecik unuttuğumuzdan, sürekli ona buna Yaratıcımızı şikâyet etmediğimizden, yalnız başımıza yemek yemeği sevmediğimizden, korktuğumuz zaman gözlerimizden yaş akıttığımızdan ben ve emsallerim ermiş sayılırmışız. Bir tasavvuf büyüğü böyle bir tespitte bulunmuş biz çocuklar için. Henüz zamanın, insanların örseleyemediği ruhumuzdan kim bilir ne inciler dökülür?  Kulaklarınızı dört açın!

Yoksa gözlerinizi dört açın mıydı bu deyim? Bilemedim şimdi. Henüz çok vakıf değilim dile. Ama seviyorum bu dili. Oynadığım Legolara benziyor. Sözcüklere eklemeler yapa yapa yeni sözcükler inşa ediliyor ya! En çok buna bayılıyorum. Annemin yüzündeki her çeşit gülümseyişin manasını biliyorum. Bazen ön dişlerinin belli belirsiz göründüğü, benim çocuksu idrakimi selamlayan bir gülümsemesi olur. O zaman sözcüğe yanlış bir parça taktığımı anlarım. Ama sorun bende değil, atalarımda.  Atalarım o kelimenin ardından o parçanın gelebileceğini düşünememişler. Öyle olmasaydı annem büyük bir coşkuyla beni kendine çekip “Benim akıllı, zeki kızım!” nidasıyla başımı göğsüne bastırmazdı ki hiç!

Annemin yüzünde gülücükler açtırmayı çok severim. Çünkü asık suratlı denebilecek bir kadındır. Nadiren güler. Çok ciddidir. Hayatı gereksizce çok ciddiye alır. O yüzden bana hamileyken sürekli dua edermiş: “Allah’ım; ne olur güleç, esprili bir kızım olsun!” diye. Buna karşılık güldüğü zaman o kadar güzelleşir ki o an dünyanın tüm oyuncaklarını bana verseler, ben o portreyi izlemeyi tercih ederim. Diyebilirim ki annem, en içten en samimi gülüşlerini benim sayemde verdi. Benim sayemde bir başka güzellendi. Nereden mi biliyorum? Simasına kazınan o ifadeyi silmek için az şebeklik yapmadım. Hangi birini anlatayım? Kuru fasulye yaptığı zaman “Kuru fasulye sevdiğimi nereden anladın?” diye sorarım her defasında. O da her defasında bana “Kızım olduğun için olabilir mi acaba?” diyerek başını sağa sola sallar. Onun bu cümlesini iyi belledim. Bana “Çirkin!” dediğinde “Annem olduğun için çirkin doğmuş olabilir miyim acaba?” der, misilleme yaparım. Sonradan eklerim. “Yok, yok böyle güzel bir kızın böyle çirkin bir annesi. Kesin bebekler karışmış olmalı.”

En sevdiğim şeylerden biri de annemden bebekliğime dair anılar dinlemek. Karnında geçen zamanımı, ilk doğduğum anı, ilk karşılaşmamızı… Defalarca anlattırırım ona. Benim kalp atışlarım yavaşlayınca, doktorlar üç hafta kadar erken almak zorunda kalmışlar beni. Annem, narkozun etkisiyle sersem gibiymiş. Benim ağzımı annemin göğsüne dayamışlar. Uzun uzun beni seyretmiş de seyretmiş. “İçime ruh üfleyen ve onu sağlam bir bedene yerleştiren Allah’ım sana şükürler olsun!”  diyerek Yaradan’ına teşekkürler etmiş hep. Ta ki anneannem yanımıza gelene kadar…

Anneannem hesapta olmayan erken doğumdan dolayı, ben doğduktan sonra ancak yanımıza gelebilmiş. Gelir gelmez de vücudumu incelemek için üzerime sarılı bezlerden beni soymuş. Bir de bakmış ki ne görsün? Ayaklarım, bacaklarım davul gibi şiş. Hemen hemşirelere haber vermişler. Hemşireler, “Nasıl gözümüzden kaçtı?” ahlanmalarıyla beni apar topar yoğun bakıma götürmüşler. Tam sekiz gün kuvözde kalmışım. Doktorlar, bunun Turner sendromu denen genetik bir bozukluk olma ihtimalini düşünüp üzerimde bir sürü deney yapmışlar. Annemin demesine göre, bacak şişliği acaba bu hastalığın bir göstergesi midir deyip,  beni bir kobay olarak kullanmışlar. Annem tam kırk gün acaba kızımda genetik bir bozukluk mu var, boyu uzamayacak mı, ilerde evlenip çocuk sahibi olamayacak mı endişesiyle yaşamış. Ama içinde hep bir umut varmış. O baygın haldeyken beni çok inceleyememiş ama gördüğü kadarıyla ensemde bir anormallik yokmuş. Üstelik verdikleri künyede kırk yedi santimden tam beş santim daha uzun doğduğum yazılıymış. Hastalığa dair belirtiler bende pek yokmuş ki. Ayrıca annem kötü bir insan da sayılmazmış, bunları hak edecek bir şey de yapmamış. Gerçi iyilerin imtihanı çetin olurmuş ama gene de Allah’ın ona böyle bir sürpriz hazırlaması asla düşünülemezmiş. Bu düşüncelerle umudunu hep beslemeye çalışmış.

Ama bir gün, hastalık ihtimalini o ilk duyduğu anki duygularına tekrar dönüş yapmış. Şöyle ki; ben yoğun bakımdan çıkıp evime gittikten birkaç gün sonra aşı yaptırmak için sağlık ocağına gitmiş. Oradaki hemşireler boyumu ölçmüş. Kırk altı santim demişler boyuma. Çantasından boyumun yazılı olduğu kâğıdı çıkarıp “Doğru dürüst yapın işinizi. Bakın burda elli iki santim yazıyor.” deyip hemşirelere çıkışmış. Hemşireler “Hanfendi kendinize gelin. Yıkanıp da çekmedi ya bu kız? Sizin gözünüzün önünde gene ölçelim. Bakın kırk altı santim.” demişler. Annem ağlaya ağlaya sağlık ocağını terk etmiş. Annem için azap dolu bekleyişler tazelenmiş.

Sonunda tahliller gelince derin bir nefes almış almasına da genetik bozukluktan şüphelenme nedeni olarak bacakların şiş olması değil “anormal yüz görünümü” yazıyormuş raporda. Oysaki ben doğduğumda o kadar güzelmişim ki! Upuzun kirpiklerim, ufacık bir burnum, ay parçası gibi bir yüzüm varmış. Hemen raporu babama gösterip “Ben bunları mahkemeye vericem. Kırk gündür öldüm öldüm dirildim. Baksana ne yazmışlar tahlillerin istenme nedenine? demiş. Babam, “Tamam, yeter artık uzatmayalım. Şükredelim ki kızımızın hiçbir şeyi yok.” diyerek annemi sakinleştirmeye çalışmış.

O zamanlar konuşabilseydim doktorlara “Çok uzun ve yorucu bir yolculuk yaptım. Bacaklarım o yüzden şiş. Başka neden aramayın. Annemi de gereksiz yere üzmeyin.” derdim. Ama diyemedim. Aynı dili konuşmuyorduk yetişkinlerle. Onlar çok zamandır bu âlemde oldukları için gönülden gönüle konuşmayı unutmuşlardı. Benim gibi değillerdi. Onlar ciğerlerim gelişsin diye ağladığımı sanıyorlardı. Oysaki ben bir yandan onlara benzeyecek olmama bir yandan da diğer âlemden kalan çikolata tadındaki anlardan giderek uzaklaştığıma ağlardım. Ahhh! Ne tatlı zamanlardı onlar!

Buradaki zamanlarım ise annem çalıştığı için daha çok anaokulunda geçiyor. “Gülen Yüzler” sınıfındayım. Sınıfta dokuz kişiyiz. Çokça etkinlik yapıyoruz. Ben etkinliklerden en çok yarışmaları seviyorum.

Geçen gün çuvalla koşma yarışmasında burun farkıyla arkadaşım Ahmet Eymen’i geçip birinci oldum. Ahmet Eymen o kadar sinirlendi ki, öğretmenin göremeyeceği bir şekilde saçımı çekip ayağıma tekme attı. Artık onun tatlı laflarına kanmayacağıma, bir daha beni kandırmasına izin vermeyeceğime dair kendi kendime söz verdim. Onunla bir daha konuşmayacağım, yemekhanede yanımdaki sandalyeye oturmasına izin vermeyeceğim, beni ağlatmasına asla müsaade etmeyeceğim. Boyu benden uzun olduğu için ondan korktuğumu mu sanıyor? Asla, korkmuyorum ondan! Hem o kim ki? Yemeğimi o mu veriyor;  giysilerimi, oyuncaklarımı o mu alıyor canım?

Allah’ım neden ben bu sınıftayım ki? “Çalışkan Arılar” sınıfında olsaydım Ege Mert’le yan yana oturabilir, onunla boyalarımı paylaşabilirdim. Hem onu etkileyebilmek için oyuncak gününde uzaktan kumandalı arabamı sınıfa getirebilirdim. Böylelikle ona “Kız olabilirim ama bebeklerle değil arabalarla oynamayı seviyorum.”  imajını verip onunla yakınlaşabilirdim.  Allah’ım neden ben bu sınıftayım? Yani o sümüklü Aslı mı Ege Mert’in sınıfında olmayı benden çok hak ediyor?  Bu yaptığın doğru değil bence…

Hey! Ne diyorum ben? Büyüyor muyum ne?

Arzu Özdemir

İZDİHAM

İzdiham Dergisi 35. Sayı Haziran-Temmuz 2018 Başarıya giden yolda uykusu gelince yatanların dergisi İzdiham yine müthiş bir sayı ile okuyucuların karşısına çıkıyor. Birbirinden değerli yazılar, şiirler ve bölümler var 35. sayıda. Ve dünyaca ünlü bir isimle röportaj. Dünya basınında uzun bir aradan sonra Çakal Carlos ilk kez İzdiham’a konuştu. Üstelik Paris’te yattığı hapishanede yapıldı bu röportaj. Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın