Arife Kabil şöyle diyor; Müşterisine dindar, çalışanına zinhar

İslâmda iş ahlakının temel prensiplerinden biri emeğin hakkını vermek. Ancak muhafazakâr işverenler arasında da bu konuda kendilerinden beklenen hassasiyeti göstermeyenlere rastlamak mümkün.

Türkiye’de dindarların daha görünür olmasıyla birlikte üretim ve tüketimde İslâmî esaslara uygunluk daha çok dile getiriliyor. İçinde camisi olan siteler, tesettürlülere hitap eden tatil mekânları, oteller, helal etiketiyle çıkan gıda ürünleri… Bütün bunlar artık muhafazakâr tüketicilerin de dikkate alındığını gösteren bazı örnekler. Peki, muhafazakar tüketici tercihlerini her geçen gün daha çok önemseyen iş dünyası, çalışanın hakkına riayet etme konusunda ne kadar hassas? Ticarî hayatında dinî değerleri önemseyen muhafazakâr şirketler, yanında çalıştırdıkları kişiyi mağdur etmeme inancına sadık kalabiliyor mu?

Çalışanın hakkını koruma konusunda dindar işverenlerden daha hassas olmaları beklenirken hem çalışanlar hem de bu alanda faaliyet gösterenler, muhafazakar kimlikle ortayaçıkan şirketlerin de bazen bu beklentiyi karşılayamadığı görüşünde. İş ilişkilerini dinî söylemler etrafında şekillendiren, pazarlamasını bu hassasiyet ve kul hakkına vurgu yaparak gerçekleştiren şirketler, yanında çalıştırdığı kişilere karşı olabildiğince kapitalist davranabiliyor. Vaktinde ödenmeyen maaşlar, sigortasız işçi çalıştıranlar, mobbing (psikolojik baskı), maaşın düşük gösterilmesi yoluyla eksik ödenen SGK primleri, ödenmeyen asgari geçim indirimi (AGİ) ücretleri, yaşanan onlarca mağduriyetten bazıları.

Emeğin hakkını vermek aslında bütün ahlakî öğretilerde istenen bir davranış. Bu sebeple dünyada işçi ve çalışan hakları üzerine sayısız faaliyetler düzenleniyor. İslâmiyet’in de bu konuda ne kadar hassas olduğunu hem Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatında hem de Kur’an-ı Kerim’de görebiliyoruz. Bir hadis-i kudsîde geçen “Kıyamet gününde ben üç grubun hasmıyım: Benim adıma söz veren sonra dönen kimse, hür bir insanı satıp bedelini yiyen kimse ve bir işçi istihdam edip ücretini vermeyen kimse.” ifadesi de İslâmiyet’in bu konuda ne kadar hassas olduğunun göstergesi.

Sözümüz, kul hakkına kılı kırk yararcasına riayet edenlerin meclisinden dışarı; ancak İslâmî söylemlerle yola çıkan işverenler de zaman zaman çalışanların hukukunu koruyamıyor. İşler biraz ters gittiğinde önce yanında çalıştırdığı kişilerin harcamalarını kesen şirketler, insan sağlığını tehdit eden uygulamalara bile gidebiliyor. Bu uygulamalar, gösterişli reklamlara büyük bütçeler ayıran ve milyon dolarlık anlaşmalara imza atan şirketler de dâhil iş dünyasının önemli bir kısmı için geçerli. ‘İşçinin ücretini alın teri kurumadan verin’ şiarı ile ticaret etmesi beklenen muhafazakâr şirketlerdeki çelişki ise diğerlerinden daha iğreti bir durum olarak yorumlanıyor.

Ücrette hak gözetmemek dünyevileşme belirtisi
Muhafazakâr şirketlerin sergilediği bir diğer çelişki, başörtülü çalışan tercih etmemesi. Gerekçeleri ise her kesimden müşteri ile ilişkileri iyi tutmak. Örneğin gıda mühendisi Zeynep Ç.’yi başörtülü olduğu için tanınmış bir gıda markası işe almamış. Fotoğrafsız CV gönderdiğinde bir sorunla karşılaşmayan Zeynep Hanım, yüz yüze görüşmede makul bir gerekçe sunulmadan ret cevabıyla karşılaşmış. Şu an farklı bir sektörde çalışan Zeynep Hanım, “Birlikte mezun olduğumuz ve başörtülü olan birçok arkadaşım aynı sorunu yaşadı.” diyor.

Halkla ilişkiler ve iletişim mezunu Asiye K. da neredeyse hiçbir şirketin kurumsal iletişim departmanında başörtülü çalışan istemediğini söylüyor. Kabul edilse bile ön planda olmayan, masa başı pozisyonlar veriliyor. İş ilanlarında yer alan ‘prezantabl’ ifadesine Türkiye’nin kazandırdığı bir anlam da bu.

‘İşadamlarında Dindarlık ve Dünyevileşme’ kitabının yazarı, din sosyoloğu Abdurrahman Kurt, dindar bir işverenin çalışan alırken başörtüsü ayırımı yapmasını kabul edilemez buluyor. “Bu durum, yaşanılan çelişkiyi ortaya koyar. Dünyevileşme ve sekülerleşme belirtisidir.” diyen Kurt’a göre bunun hiçbir iş alanında istisnası olamaz. Dindar camianın kadınları pozitif ayırımcılık yerine negatif ayrımcılığa tabi tuttuğunu söyleyen Kurt, “Muhafazakâr işveren buna daha çok dikkat etmeli. Örneğin kadının hamilelik, annelik döneminde onun hakkına herkesten daha çok riayet edilmeli.” diyor.

Yaşanan sorunlarda bütün işadamları arasında genelleme yapılamayacağını da ekleyen Kurt, “İslâmî argümanları kullanan kişilerin işçilerin haklarını korudukları söylenemez.” gözlemini paylaşıyor. İşadamlarının İslâm’ın sesine kulak verdiği sürece işçinin hakkını da koruması gerektiğini hatırlatan Kurt, “Bir kişinin dindar olduğunu söylemek için namaza, oruca bakmak yeterli değil.” diyor.

Bir elektronik şirketinde çalışan Fatma D.’nin tecrübesi de Kurt’un fikrini doğrular nitelikte. Çalışanların kimyasala maruz kaldığı işyerlerinde çalışanlara her gün yoğurt vermek yasal bir yükümlülük. Fatma Hanım da üretim aşamasında ciddi oranda kimyasal maddeye maruz kalan çalışanlardan. Ancak işleri kötü gitmeye başlayan patronlarının ilk yaptığı iş, harcamaları kısmak için çalışanlara verilen yoğurdu kesmek olmuş. Fatma Hanım, zararını kapatmak için insan sağlığını dikkate almamayı kendini dindar olarak tanımlayan işverenlerine yakıştıramadıklarını söylüyor.

İşveren-çalışan ilişkisi, iş ahlakının kırılma noktası

Bu sorunla mücadele edenlere göre ise çalışan ve işveren ilişkisi iş ahlakının en önemli kırılma noktalarından biri. İş hayatında, kârı maksimum seviyeye çıkarma çabası, işvereni kapitalist merkezli bir iktisat anlayışına sürüklüyor. Bu anlayış ile sermayeyi düşman gören işçinin orta noktada buluşması ise mümkün olmuyor. Taraflar birbirlerini paydaş değil hasım olarak görüyor. Çatışmayı besleyen bir diğer unsur da kayıt dışı ekonomi olarak görülüyor. Çalışma hayatındaki barışı sağlamak için ise kanunların yeniden düzenlenmesi ve kayıt dışı ile mücadele edilmesi gerektiği vurgulanıyor.

İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği de (İGİAD) bu çerçevede bir grup bilim adamına hazırlattığı İnsani Ücret Raporu’nu ocak ayında kamuoyu ile paylaştı. Hak, adalet, helal kazanç gibi kavramları iş hayatında hâkim kılmaya çalışan dernek, her yıl bir ailenin geçimini odak alan asgari geçim ücretini yayımlayıp iş dünyasına bunun uygulanmasını tavsiye ediyor.

İslâm iktisadı çalışmalarında işçi-işveren münasebeti önemsenmiyor

İlahiyatçı yazar Adem Esen ise günümüzde İslâm iktisadı ile ilgili çalışmalarda para ve finans konusuna ağırlık verilirken çalışma hayatı ile ilgili konuların fazla önemsenmediğini söylüyor. Hâlbuki İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’an ve sünnette çalışma hayatı ile ilgili genel kurallar var. Buna göre insanın robotlaşması, emeğin yabancılaşması ve çalışanlara ayrı muamele etmek kabul edilemez. Günümüzde işverenlerin ahlaklı olmakla rekabete yenik düşme arasında kaldığını söyleyen Esen şöyle konuşuyor: “Burada İslâm’ın bir din olarak insandan beklediği ile konvansiyonel iktisattaki iktisadî insan kavramını ayırt etmek gerekir. Müslüman işveren ve çalışanların ahlakî davranışları, her kesimin dünya ve ahiret kazançlarını artırır.”

Adem Esen, işçi haklarını korumak için dünyalık hukuk kuralları geliştirilebildiği gibi ahirette de büyük sorumluluğu olduğunu hatırlatıyor.

En mağdur kesim alt kadrodaki işçiler
Türkiye’de dindarlaşmanın görünür olmasıyla birlikte muhafazakâr işadamlarının da hareket alanı genişledi. Dolayısıyla birbirleri arasındaki iş ilişkileri ivme kazandı. Ancak insanların dinî değerlere güvenini istismar edenlerin sayısı da aynı oranda artmaya devam ediyor. İnşaat sektörü, insan emeği konusunda en çok eleştirilen sektörlerden biri. Bir inşaat firmasında çalışan Sedat K., sektörde en büyük haksızlığın alt kadrodaki işçilere yapıldığını söylüyor. İşverenlerin en yaygın tutumu ise Sosyal Güvenlik Kurumu’na eksik gün bildirimi yapılarak işçinin emeklilik prim günü ve sosyal güvence hakkını gasp etmek. Sedat Bey, inşaat şirketlerinde de hükümete ve muhafazakâr kesime yakın gözükerek şahsı ve firması hakkında müspet algı oluşturmaya çalışanların sayıca arttığını öne sürüyor. Piyasada dindar kimlikleri ile tanınan bu firmalar hem türlü yollarla çalışanın hakkını gasp ediyor hem de iş ahlakına ters hareketlerle sektörün itibarını zedeliyor.

Meslekler ile inanç arasındaki bağ koptu
İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Erhan Erken, iş ahlakındaki yozlaşma hakkında insanların yaptıkları iş ile inançları arasındaki bağlantıyı kopardığını söylüyor. Bunun esnaflar kadar profosyoneller için de geçerli olduğunu belirten Erken, “Adam evinde gayet güzel dinini yaşıyor. Çıktığı zaman ise işin kuralına göre davranıyor.” diyor. Uzun yıllardır iş hayatında olan, İTO ve TOBB’un yönetiminde bulunan Erken, Müslümanların kendilerine özgü iş ahlakı oluşturamadığı görüşünde. İnançların artık hayatları etkilemeyecek düzeyde olduğuna değinen Erken şöyle konuşuyor: “İnsanlar ideolojiden arınıyor. Onu tutan bir ahlaki değer yok. Burjuva ahlakı da gelişmedi. Marksist ahlak da gelişmedi. İslâm ahlakı da yok. Bu sefer, adamı tutan hiçbir şey yok.”

Arife Kabil, Kaynak: Zaman
İZDİHAM

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın