Aras Keser, Ben Bazı Kelimelere Güvenmiyorum

 

Hangi kelimelere güvenilmeyeceğini tespit etti.

1- Göçebelik konusu felsefeden ya da filozoftan sıyrılıp “şiir” ya da “şair”e ulaşmayı çok az başarabilmiştir. Oysa iyi incelendiğinde Göçebelik kavramına filozof ya da felsefeden çok “şair” ve “şiir”in ihtiyaç duyduğu görülebilir. Özellikle “şair” denen şeyin çok az bir kısmı Göçebe olmayı başarabilmiştir.

Bu şairler bir noktadan sonra “şair” kimliklerinden de sıyrılıp sadece göçebe olarak kalırlar. Mustafa Irgat, Ece Ayhan, Ergin Günçe, Akif Kurtuluş gibi insanlar bir sis içinde ikinci bir yolu açarlar size.

O sis içinde bir sürü replik dolaşır. Bir sürü afili cümle. Hepsi de şiirden bahseder. Bazı replikler “Şair olmak için” diye başlar. Bazı replikler ise “Şiir …dir,…dur” tipinde tanımlamalardan oluşur. Hepsi bir şekilde ikame eder şiir üzerinde. Çıktıkça çıkarlar utanmadan. İddiaları vardır. Acıları vardır. E madem şiir de vardır. Ne duruyoruz : “yazalım.” O kadar kolaydır ki, cümleleri alt alta sıralarsınız içine bolca “duygu” katarsınız olur biter. Sonra bazıları bunları kitaplaştırır. O kitap ile ilgili de “aşkı da çocuğu da anlatmak istedim” diye cümleler kurarlar.

Sisi yaran ikinci yolda ise bir sakinlik hâkimdir. Ne tanımlara ihtiyaç duyulur ne de altı bomboş iddialara. Sisin içindekiler ise hep anlatmak isterler. Anlatacak şeyleri hiç bitmez. Birbirlerine şiir öğretirler. Şiir yazmak da bir eğitim işidir ya sonuçta. İlla birilerinin öğretmesi gerekir. “Abi” ararlar kendilerine. “Hoca” ararlar. Şiirin bir disiplin haline gelmesi sevindirir onları. Bir de kuram patlatırlar üstüne. İşler böyle yürür.

Örnekleri çok uzakta aramaya gerek yok. Cemal Süreya bir gün meyhanede Edip Cansever’e “Bana rakı içmesini sen öğrettin ama sana şiir yazmayı da ben öğrettim” dediğinde bir kavga kopmuş. Bugün de “halkından bihaber şiir yazan zavallı gençler” var. Onlar halklarını ve memleketlerini bilmedikleri için “apır sapır şeyler okuyarak” şiir yazıyorlar. Ve bu durum elbette “abi”lerin gözlerinden kaçmıyor. Yiyorlar lafları hemen. Sonuçta öğrenemedikleri şeyler var. Şiir nasıl yazılır birilerinden öğrenmeleri lazım. İşte “abi” bu işe yarar. “Öğretmek”, ”anlatmak”, ”tanımlamak”. Hepsi alet kutularının değişmez parçalarıdır. Abi’ler lise müdürü gibi bir şeydir. Bizler ise saçlarına yine de “cöle” süren çocuklar olmalıyız.

Göçebeler ise iyi bir çıkış yoludur. Kırık ve birbirleriyle bağlantısız yollardır. Ama aralarında yine de bir aralık vardır. Doğal olmayan iletişim yollarıyla “ilişkiye” girerler. Onları gördüğünüzde rahatlarsınız. Ne bir şey “öğretmeye” niyetleri vardır ne de ahkâm kesmeye. Dertleri başkadır. Ne statü isterler ne de sıfat. Yazdıkları bir yığının içindeki derin yarıklardır. O yarıklar yine kendi içine dönüktür. Dışarısı olmayan bir “iç hayattır” onlarınki. Zamandan bağımsız olarak “sürer”.

2- Bu noktada “eleştirinin eksikliği” denilen şey çok problemli geliyor bana. Heves oturumunda söylediğim “Türkiye’de şiir eleştirisi yok” lafına gülüyorum şimdi. Bu lafın altını tam olarak dolduramadığım için sadece bir replik olarak kalmış maalesef.

Bir kere en başta eleştiriye ihtiyaç duyma nedenlerimizi merak ediyorum. Ve eleştiri derken neyi kastettiğimizi de merak ediyorum. Erhan Altan’dan bahsetmişti Liman oturumda. Var işte Erhan Altan. Mesela o şimdi şiirlerimizle ilgili bir şey yazsa bir boşluk mu dolmuş olacak? Ya da mesela Hüseyin Cöntürk vardı. Hüseyin Cöntürk’ün eleştiri yazdığı dönemlerde iyi şiir mi yazılıyordu? Bir eleştirmen şiir yazan birini geliştirebilir mi bilmiyorum. Eleştirmen belirli bir durumu tespit etmek ve onun üzerine düşünceler geliştirmekle önem kazanabilir diye düşünüyorum. Ama memleketimizde bir türlü kurtulamadığımız ve eleştiriye çok fazla sirayet eden bir “üst bakış” problemi var. Cöntürk bundan sıyrılan az sayıdaki örnekten biridir. Geriye kalan birçok isim ise konumlanma problemleri nedeniyle eleştiri işinin savsak bir hale gelmesine neden oluyorlar. Üst bakış sahibi “eleştirmenler” şiir’de ya da şair’ de olmayan bir kültüre sahip olmakla övünür bir hava içinde eleştirilerini sıralarken, eşinin, dostunun ya da kendi şiirlerinin üzerine yazan eleştirmenler de bir başka grubu oluşturuyor. Cöntürk’ün zamanında kendi evinde yaptığı söylenen Çarşamba Toplantıları’nın faydası ne olmuştur bilemem. Ama benzer bir şey bugün yapılsa bahsettiğim şu “eğitim ve öğretim” sorunu o toplantıların zehir olmasına neden olurdu sanırım.

3- Şiir yazan birinin eleştiriye ihtiyaç duyması normal. Ama bu eleştiri isteğinin altında gizli bir “onaylanma” isteği (iyi ya da kötü anlamda) yatıyor olmasın sakın?

4- Bununla beraber şiir eleştirisinin şair tarafından yapılması da anormal bir durum olarak görünmüyor. Zira esas mesele belirli şiirleri ya da şairleri eleştirmek değil . Öyle sanıyorum gerçek mesele, Şair ya da Şiir denen şeyin henüz bir eleştiri noktası haline gelememesidir. Şiir yazılmaya başlandı da onun eleştirisi mi eksik kaldı? Şairin ne demek olduğunu biliyoruz da ona göre mi eleştirilerimizi sıralıyoruz? Sanmıyorum. Yaptığımız tek şey toplamda iki-üç bin insanın ilgilendiği Türkçe şiire yeni kelimeler ve cümleler eklemek.

Bu noktada kendisini bir eleştiri hamlesi olarak konumlandıran bir “olay”a ihtiyaç var. Bu olay, hakkında çok fazla bilgi sahibi olmasam da, sezebildiğim kadarıyla Görsel Şiir olabilir. Kendini bir eleştiri hamlesi haline getirmesi belki de benim hayal gücüm ya da abartılmış tespitimdir. Ama nereden bakarsak bakalım üzerine bir şey “söylenmesi”, “eleştiri” getirilmesi oldukça güç şu an için. Yıllardır görmezden gelinmesinin ya da “anlamsız” olarak suçlanmasının ana nedeni Görsel Şiirin süre giden ve sürekli yenilenen ve en sonunda yine kendisine dönen eleştirel yapısı olabilir.

5- Göçebeler (Sasaniler de diyebiliriz belki başka şekilde adlandırmak için) ise sürekli sirkülasyon halinden hoşnuttur. Her türlü kırılma ve yeniden boşaltma sistemini desteklerler. Bir kırılma anını beklerler. Bütün çizgilerin ucu açıktır ve aralık halinde de olsa her türlü kırılma yeni bir kırık çizgi yaratır. Şiir kırık çizgiler arasında gider gelir. Aralıklar halinde çoğalır ve hızla geri döner. Yakalamak için çaba göstermek belki de yapılabilecek tek şeydir.

 

 

 

Aras Keser

İzdiham

 

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın