Amina Siljak Jesenkovic, Şeytan izninden dönünce

Bayram bitti. Biz bayram derken, Ramazan veya Kurban Bayramını kastediyoruz, geçen yazdım. Hatırlatayım. İnsan unutkan. Gafil yani. Çabuk unutur. Kimi tatil yerinden, kimi memleketten geri dönmüş, şeytanın da yıllık izni bitmiş. Herkes dostlarıyla görüşmüş, dertleşmiş, bayramlaşmış, Lanetli de örf adete uymuş, kankalarını, abilerini, ablalarını ziyaret etmiş. Adablıdır şeytan, örf adetten vazgeçmez.

Upuzun gecede uyanmak

15 Temmuz, Cuma günü. Sabahtan beri hastane koridorlarında muayene bekledim, tanıdık doktor falan aramam, sıramı beklerim dedim. Beklememiş değilim… Geç geldim, bir işimi bitirdim, ayak ağrısı da dinmiş, uyudum.

Gece on buçuk gibi telefon çalıyor. Çalışma odasından eşim geliyor, cep telefonumu veriyor. Mesai arkadaşım, muhasebecimiz telefonda. Söylediklerim pek makul olmasa da uyurken konuşabilirim. Askeri darbe diyor. Ne? Kızı Eskişehir’de. Merak içinde. Eskişehir’de kışla var diyorum, fabrikalar da varmış. Karşı taraftaki tekrar birşeyler söylüyor. Anlamıyorum. Arkadaşım benden makul söz çıkmayacağını anlayıp vazgeçiyor. Ağır uykumu bilen eşim: ‘Amina, internette, dünya medyasında Türkiye’de Askeri Darbe’nin olduğunu, yetkililerin mahpus, Reis’in de firarda, sosyal medyanın kapalı, TRT’nin darbecilerin elinde olduğunu bildiriyorlar” diyor.

Kim yaptı darbeyi? Asker! Kimin askeri? Olamaz.

Uyandım mı?

Birkaç ay önce biri ile konuşuyorum. Tatil planları falan. Tanıdığıma Türkiye’ye tatile gitmeyi planladığımı söylediğimde, ‘Nasıl yani? Paskalyadan sonra orası karışacak?’-diyor.

‘Nerden çıktı bu bilgi?’

‘Falan elçilikte çalışanın karısıyla kahve içtim… Paskalya’dan sonra orası karışacakmış.’

Madem ki falan elçilik çalışanının karısı bu önemli ihbara sahip, rahatlıkla giderim deyip gülüyorum.

Türkiye’de kim savaşacak? Kim kime karşı? Savaş için her zaman iki taraf bulunur, planlayan zemini de hazırlar. Yok ya, savaş için iki tarafın olması şartı bile yok. Savaşı isteyen bir tarafla siyasi satranç hamlelerine acemi taraf yeter.

Arap Baharlarını unutmuşum galiba.

Burada yaşadıklarımı da unuttum. 1994 veya 1995. Yeğenim 10 yaşında. Saraybosna’da çeşme suyu akmıyor, Bira Fabrikası’ndan bidonlarımızı dolduruyoruz. Çamaşırlar, bulaşıklar, yemek içmek için su getirmemiz şart. Eşimle birlikte saat 2 gibi hazırlanıyorum. Yeğenim: “Teyzem, gitmeyin şimdi” diye uyarıyor. “Neden gitmeyelim, evde su kalmadı” deyince de “Saat üçte bizimkiler şu kotaya saldırıyorlar” cevabını alıyorum.

“Ya sen nerden bileceksin saldırı saatini, kim söyledi” diye inanmıyorum yeğenime. Israr ediyor, “Arkadaşımla oynarken, annesinin yanına bir komşusu geldi, onlar söylediler” diye ekliyor. Dinlemeyip su getirmeye çıkıyoruz. Suları doldurup, el arabalarına yükleyip eve doğru yürürken yol ortasında, tam yeğenimin dediği saatte kafalarımızın etrafına mermiler yağmaya başlıyor. Birinin avlusuna atlayıp, beş on dakka sonra tekrar el arabamızı alıp eve koşuyoruz.

On yaşındaki yeğenimin ihbarına inanmadım. Tanıdığımın falanca elçilik çalışanın karısının ihbarına inanmadığım gibi.

Bu uyanma bende uzun sürer…

Ayık mıyım, yayık mıyım? Elime cep telefonumu alıyorum, Mikail’e mesaj gönderiyorum: “Ne oluyor?” Bir iki gazete sayfasından haberleri gönderiyor. İkinci mesaj, “İstanbul işgal altında mı?” Sokaklara çıkıyoruz, diyor. Herkes çıkıyor. Tanklar köprüde. Hangisinde? Boğaziçi ve Sultan Mehmed Fatih, ikisinde de. Bağırıyorum: Tariiik, sosyal medya faal, Mikaille görüştüm. O sırada ayılmaya başlıyorum. Telefon çalıyor, soru hep aynı: Türkiye’de ne oluyor?

Biri yazıyor: Reis’in açıklaması bekleniyor. Uykusuz gece önümüzde. İstanbul sokaklarını, caddelerini gösteriyorlar. Gözlerime inanmak istemiyorum. Asker tanklarla halkın üzerine gidiyor. Mermi sesleri duyuluyor. Stüdyoda biri birşeyler anlatıyor. Duymuyorum. Gözlerimin önünde Boğaziçi Köprüsü’ndeki tanklar, halk üzerine yağdırılan mermiler.

92’den sahneler aklımda. Saraybosna, Meclis’in önü. Karşısındaki hotelden halk üzerine açılan sniper ateşi. Vrbanya Köprüsü’ne yürüyen halk. Köprü’de Dubrovnik’li Tıp öğrencisi Suada Dilberoviç’le Olga Suçiç’in öldürülmesi. Yugoslavya askerleri tarafından mı, Sırp çeteleri tarafından mı… Bizim asker bizim silahlarımızla bize de ateş ediyordu. Yani bizim olduğunu zannettiğimiz asker. Yapma, etme oğlum… seslerini duyuyorum. İstanbul’dan Rıfat ağbey arıyor; “Burada bayram havası var, askerleri tanklardan indirdik. Halk çıkmış, darbe önlenmiş, kutluyoruz” diyor. Eski Başbakan Prof. Davutoğlu telefonla açıklama yapıyor AJB kanalına. Sesinde panik yok, huzur ve halkına güven duyuluyor. Erol Olçak’la oğlu Abdullah’ın şehadetini öğreniyorum. Dino mesaj gönderiyor. Benim yapabileceğim bir sey var mı? Darbecilere karşı mücadele etmek için gitmeye hazırım. Varım. – diyor. Dino Saraybosnalı arkadaşımız. 35-36 yaşlarında.

Saraybosna’da gurur şafağı

Türkiye Cumhurbaşkanı medyalara başvurdu. Basın toplantısı yaptı. Firarı zaten kimse ona yakıştıramamıştı. Tatilinden istifade etmişler. Türkiye’deki muhafazakar, cumhuriyetçi, liberal arkadaşlarımla yazışıyorum. Türkiye sözkonusu olunca, milli irade sözkonusu olunca, hepsi bir. Gururluyum. Türkolog olmaktan, bu ülkeyi, milletini, kültürünü, edebiyatını sevmekten gururluyum. Çünki Türkiye bir siyasi veya dini görüşten, dünya görüşünde ibaret değil. Bir etnik unsurdan da ibaret değil. Bu farklılıkların bütünlüğü ve önemli konularda istikrarlığı benim sevdiğim Türkiye’yi eder. İktidarın da Ankara Gar’ındaki terör saldırısından sonra bu iktidarı protesto edenlerin de iktidarı olduğunu, haklarını tanıdığını gösterdiği için. Reisin sadece kendi seçmeninin Cumhur Reisi değil, tüm vatandaşlarının, satranç ustası reisi olmasından. Türkiye’yi sevdiğimden, utanmadığımdan gururluyum.

Ve sabah oldu. İlk vuruşta sabır gösterilmiş. Sabır ve gurur. Bir iki medyadan arıyorlar. Edebiyatçıyım diyorum. Edebiyatçı olarak duygulu konuşabilirim. Siyasi tahlilleri yapmam. Sıradan bir gözlemciyim. Reddetmek de istemiyorum. Türkiye’ye, Türk halkına borcumdur. Buradaki halka olup bitenler hakkında, tarafsız bir şekilde gördüklerimi anlatmak.

Bir soru, dilimde ve gönlümdeki cevaplar.

O mu yaptı?

Şeytan farklı kılıklara girer. Bir gün İSİS, bir gün PKK, bir gün liberal, bir gün solcu, bir gün İslamcı, bir gün cumhuriyetçi, bir gün ırkçı… Kaynak aynı. Şeytan en iyi oyuncu. Her kılığında inandırıcı.

Suyun ötesindeki mi yaptı?

Yapmadı ise, gitsin, ispatlasın. İfade versin. Yüzünü aklasın. Yoksa sorumluluğunu üstlesin. Adamsa.

İçimde devam ediyorum: Zerre kadar insanlığı varsa, bu yaştaki canı, ister takipçisi, ister seküler ister Alevi ister Sünni ister Sofi bir gencin canından değerli değil. Aksine.

Yoksa… Onlarda her şey ağbilik üzerine örgütlenmiş. Onun da ağbisinin olup olmadığını, varsa kim olduğunu, hangi talimatı verdiğini öğrenmek gerek. Zulüme maruz kalanların öfkeye de hakkı var, ancak öfke öne çıkarsa intikam ortaya çıkar, intikam olursa, gerçekler öğrenilmez. Eminim ki Allah’tan korkusu olan yönetici gerçeklerin öğrenilmemesini müsaade etmez. Kimsenin de hakkına girmez. Aksine, ilk vuruşta sabır ve gurur gösterdiği gibi, bir sonraki adımlarda adalet gösterir. Erol’un, Abdullah’ın kanını yerde bırakmaz. Mustafa’nın kanını da. Ve diğer 246 şehidin.

Medyalarda gözaltına almalar, görevden almalar konuşuluyor. İncelemeden, sorgulamadan, soruşturmadan gerçeğe ulaşılmaz. Sorun halının altına saklanırsa, gerçek bir türlü gün ışığına çıkmaz. Darbeyi önleyen Türkiye vatandaşları hakareti hakketmediler. Gerçekler ortaya çıkmasa 246 masumun kanı yerde kalır. Şehitlerin kanına hakaret olur. Fitneye bıraksanız, halk kendi kafasına göre hükmeder. Her grup kendi kafasına. Mazaallah. Fırsatçılar da çıkar, durumdan istifade ederler. Allah Türkiye’mi korusun. Yönetenleri de haksızlıktan, adaletsizlikten korusun. Çünki, darbeyi önleyen yönetilenlerin hakkı huzur, kalkınma, barış ve adalettir.

Ölüm cezası zalime ödül

Ölüm cezası da tartışılıyor. Bu konuda karar sizin, tabii ki. Dünyanin neresi olrusa olsun, bence zalime ölüm cezası ödül olur. Vatan haini ölüm cezasıyla ödüllenir. Müebbet hapis cezası ve Azrail canını almaya gelene kadar, her türlü avantaja alışmış, prestij bir hayata alışmış, cezaevlerindeki hainlere kendi suçlarını düşündürmek, ihanetin canlı örneği olarak göstermek, sonraki nesillere ibret olsun. İdam edilen ya unutulur, ya efsane olur. Vatan hainleri bu şerefi hakketmediler. İsimlerinin rezaletle eşanlamlı olması, ve kendilerinin de bunu bildikleri bilinmeli.

Adaletin müebbet olmasını temenni ediyorum.

 

 

 

Amina Siljak Jesenkovic, Gerçek Hayat Dergisi

İZDİHAM

 

 

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: