Ali Teoman, Maskeler

Ali Teoman, 2011 yılında genç yaşta aramızdan ayrılmıştı.

Stessia yaşıyor, hissediyorum.

Birlikte gittiğimiz kaldırım kafelerinde, geceleri ortadan el ayak çekildikten sonra birbirimizi kovalayarak saatler boyu amaçsızca dolaştığımız eski kentin dar ve bitimsiz bir labirent denli karmaşık, havanın nemiyle ıslanmış, sokak lambalarının cılız ışığıyla belli belirsiz aydınlanan parke taş döşeli arka sokaklarında, buralardaki kuytu köşelerde ilk önce keşfedip birbirimize gösterebilmek için yarıştığımız, vitrinlerinde bin bir türlü tuhaf, ne işe yaradığı belirsiz eski eşyanın durduğu ufacık antikacı dükkânlarında, sayfaları zamanın dokunuşuyla sararmış, ciltleri yıpranmış, formaları kopup dağılmış, ağır ve tozlu kitapların rafları yıkılırcasına doldurduğu sahaflarda hep onun kokusu var: Onun saçlarından, teninden, vücudunun her yanından yayılan ve onun o olduğunu kuşkuya yer bırakmazcasına anlatan, onu başkalarından ayıran, boş beyaz bir sayfaya samur fırçayla çizilmiş savruk bir Çin ideogramı denli belirgin o uçucu koku.

Kahvaltıda verdikleri, üzeri ağır kokulu vıcık vıcık bir yağla sıvanmış, yarı yarıya yanık iki ekmek dilimini hiç dokunmaksızın tabağımda bırakıyorum. Yağlı yiyecekler içimi kaldırıyor.Neyse ki fazla yemek alışkanlığında değilim. Sigaramın yanında yudumlayarak içtiğim bir fincan sütlü kahve, karnımı doyurmaya yetiyor. Aceleyle üzerime birşeyler geçirip kendimi sokağa atıyorum.

Dokundukları yerde silinmesi olanaksız izler bırakır, hiçbir zaman yokolup gitmez kimi şeyler. Çoğunlukla yaptığım gibi, bunu da sorgusuz sualsiz kabul ediyorum. Bir zorunluk bu, nesnenin doğasından gelen. Karla örtülü bir vadide yürürseniz eğer, en uzaktaki tepelerden bile açık seçik görülebilecek izler bırakırsınız ardınızda: Büyük beyazın üzerinde ufacık benekler. Kar yeniden yağmaya başladığında, bu izler solgun gölgelere dönüşecektir ve sonra, tıpkı ağır ağır sulara gömülen, kazaya uğramış bir gemi gibi, bütünüyle silinip yok olurlar, gözden yiterler. Devinim durumundaki nesneler için aşılması olanaksız bir engel oluşturur insan algısının uçuculuğu. Yine de bu geçici algı parçacıkları belleğimizin derinlerine bir kez kaydedildiklerinde, hep orada kalacaklardır artık. Bundan böyle maddeler dünyası değil, imgeler dünyasıdır onların yeri: İçinde hiç de öncekinden daha az varolduklarını söyleyemeyeceğimiz bir dünya. Bir kez bildiğimizi bir daha bilmemek elimizde değildir çünkü.

Kentin sokaklarında nereye gittiğime aldırış etmeksizin dolaşıyorum. Onunla burada birlikte oluşumuzun üzerinden on yıl geçti neredeyse, yaşam denli uzun bir on yıl. O zamandan beri her gittiğim yerde ondan bir parça, bir iz aradım: Çok iyi tanıdığım, zihnime kazınmış, farkına vardığım anda, karmaşık bir çağrışımla bile olsa, onu bana ansıtacak, bana onun varlığından haber verecek bir im, gizli bir ipucu. Birkaç ay önce, kuzeyin soğuk başkentlerinden birinde, o uçucu, ele avuca sığmaz izi yakaladığımı sanmıştım bir an. Dört yanı kunt taş yapılarla kuşatılmış, ortasındaki direğin tepesinde üzerine Romen rakamları kazılı tunç bir güneş saatinin durduğu o yuvarlak meydancıkta, renkli taşlarla süslü döşemeye onun gölgesinin düşmüş olduğu duygusuna kapıldım. Öylesine bir sanı işte, bir yanılsama. Ancak şimdi neredeyse eminim yüzüme çarpan sert rüzgârın onun uzun kızıl saçlarından süzülerek geldiğine. Hiç taramaz saçlarını, kimi kez soluk mavi ipek bir eşarpla ensesinden bağlayarak kuyruk yapar, en çok da ama öylesine açık, dağınık bırakıverir rüzgâr estiğinde dalgalansınlar diye. Hissediyorum, hâlâ yaşıyor ve burada, buralarda bir yerde.

Yıllar önce dingin bir akşamüzeri, yaşlı bir adamın bana söylemiş olduklarını anımsıyorum: Tek bir gerçek yoktur, çeşitlidir gerçek. Her söylenenin ardında çarpıtılmış, yer değiştirmiş, dahası belki karşıtına dönüşmüş, yalıtılarak ele alındığında doğru olsa bile o anki bağlamla ilişkisiz, bulanık bir resim bulunabilir, yanıltıcı. Öyleyse ne doğru ne de yanlış hanesine çarpı koyabiliriz yürek rahatlığıyla. Geriye kalan ise, dikkatli, titiz, yansız bir olasılık hesabıdır yalnızca.

Sokaktaki eski taş yapıların, ışıltılı vitrinleriyle mağazaların önünden hiç durmadan geçip gidiyorum. Hava soğuk olmasına karşın, mavi bir gökyüzündeki uzak mı uzak bir güneş her yanı pırıl pırıl aydınlatıyor. Güneşli havalar içimi sevinçle doldurmuştur hep, nedensiz yere, biliyorum, ama bu çocuksu başıboşluk, sorumsuzluk hoşuma gidiyor. Birlikte olduğumuz son kışı anımsıyorum, o bir kerecik bile güneş yüzü göremediğimiz uzun kışı: Yalnızca yağmur, keskin bir ayazla birlikte gelen, ve bulutlarla kaplı gri bir gökyüzü.

Kent merkezine yakın bir mahalledeki köhne bir apartmanın çatı katında, kapı ve pencereler kapalı, perdeler sımsıkı çekili, dış dünyayla ilişkisiz, günler boyu paylaştığımız o som yalnızlığa gömülü olarak yaşayışımızı nasıl unutabilirim ki? Daha önce hiç böylesine yalıtmamıştık kendimizi çevremizden. Kitaplar, müzik, içki, sigara ve hemen hemen her tür uyuşturucu, yaşamımızı kaplayan yegâne şeyler olmuştu o hiç bitmeyecekmiş gibi gelen kış boyunca, ve tabii bir de birbirimiz. Ancak geceyarısından sonra çıkardık dışarı kentin pırıl pırıl ışıklarını görmek için, artık boşalmış olan sokaklarda kovalamaca oynardık. En sevdiğimiz oyundu karanlığın kişiliksizleştirdiği bina yüzlerinden oluşan o dev labirentte yolumuzu yitirinceye dek başıboş dolaşmak. Sonra, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte loş mahzenlerine kaçışan hayaletler gibi, günün ilk metrosuna atlayıp o karmaşanın içinde gerilerde biryerde bıraktığımız güvenli sığınağımıza dönerdik. O zamandan beri her gittiğim yerde o eski duyguyu yakalamaya çalıştım hep, tıpkı şimdi yaptığım gibi, tanımadığım kentlerin tanımadığım sokaklarını adımladım gece ve gündüz, boş yere.

Düşünüyorum da, ilk kez ne zaman ayırdına varmıştım Stessia’nın uyuşturucuya ne denli bağlanmış olduğunun? Ben yarım yamalak birkaç denemenin ötesine geçmedim, tam anlamıyla bağımlı olmadım hiçbir zaman. Ancak o, artık neredeyse günaşırı, hatırı sayılır bir doz almadan edemez olmuştu. Zaten ince ve solgun olan bedeninin o her zamanki ateşleyici, kışkırtıcı, boyun eğmez canlılığını günden güne yitirdiğini, gitgide zayıflayıp güçten düştüğünü, isteksizleştiğini görüyordum. Ya gün boyu yataktan çıkmıyor ya da salondaki büyük koltukta büzülüp oturuyordu saatlerce tek bir söz bile söylemeksizin. Kendini ayağa kaldırmayı başardığında ise, asık bir suratla, her adımda sendeleyerek, neredeyse sürüklenircesine dolaşıyordu ortalıkta bir uyurgezer gibi. İlk önce geceleri sokaklardaki kovalamacalarımız, çocukça haşarılıklarımız, çılgınlıklarımız, ardından sevişmelerimiz tatsızlaşmaya başladı. Paylaşamıyorduk artık: Ben başlatıyor, ben sürükleyip ben sonuca vardırmak zorunda kalıyordum herşeyi. O ya gönülsüzce katılıyor ya da çoğunlukla kendini bırakıyor, onunla yapmak istediklerimi yapmama izin vermekle yetiniyordu. İlk zamanlarımızdaki, inisiyatifi ele geçirmek, birbirimize üstün gelmek için canımızı dişimize takarak boğuşmamızı, denk güçlerin savaşımını ve o zorlu ama sevgi dolu savaşımın bizi ne denli mutlu ettiğini düşünüyor ve kaygılanıyordum bu ancak pek seyrek ele geçebilecek duyguyu bütün bütüne yitirmiş olmaktan.

Vitrinindeki kitaplara göz gezdirdiğim bir sahafta, camın öte yanındaki maun masanın arkasında oturmakta olan genç satıcıyı deneyici bakışlarla inceliyorum: Kalemi elinde tutuşu, gövdesini geriye döndürerek arkasındaki rafta duran bir kitaba uzanması, yere düşürdüğü silgiyi almak için bacağını hafifçe yana açarak eğilmesi… Bu genç gövdedeki kasılma ve gevşemelerin neye benzeyebileceğini kafamda canlandırmaya, onu şu anda yapmakta olduğu işle ilintisiz, bambaşka durumlarda görmeye, bir bakıma onun kendisine özgü anatomisini, tensel topografyasını, indirgenemez özünü kavramaya çalışıyorum gözlerimi kısarak. Böylece onu boş bir kâğıt üzerinde yakalamak, titizlikle inceleyerek yeniden yaratmak ve sonra da belli bir ulama sokmak mümkün olabilir. Stessia ile oynadığımız bir oyun bu. Perdeleri sıkı sıkıya çekili evimizde, bir odadan ötekine geçerek birbirimize saatlerce çırılçıplak poz verişimizi, karakalem portreler halinde resim kâğıdı üzerinde saptadığımız bu anlık duruşları uzun uzun inceleyişimizi, her resmin sanatsal değeri hakkında büyük bir ciddiyetle eleştirilerde bulunuşumuzu ve sonra da yaptığımız bu çocuksu çılgınlığa gözlerimizden yaşlar gelinceye dek gülüşümüzü anımsıyorum.

Artık herşey öyle uzak, öyle geri dönülmezcesine uzak geliyor ki… Yalnızca araya giren onca zaman değil, ama aynı zamanda da onca yer ve onca insan ulaşılamaz kılıyor on yıl öncesini. Bir romanın daha önce okunup geçilmiş bir yerine dönemiyoruz, ardından gelen satırların biliniyor olması engelliyor bunu. Tıpkı ilk kez Stessia’nın başlattığı başka bir oyunda, ad değiştirme oyununda olduğu gibi, daha önce kullandığımız hiçbir adı bir daha kullanmıyoruz. Gündelik yaşantımızın bir parçası, durulup dinmek, uslanmak bilmeyen yaratıcılığımızın doğal bir uzantısı haline getiriyoruz bunu. Birbirimize kısa notlar yazdığımızda, yeni birisiyle tanıştığımızda, bir yere baş vurmamız, adımızı bırakmamız gerektiği zaman ya da yabancıların arasında birbirimizi çağırırken, gizli bir suç ortaklığıyla başka başka adlar kullanıyoruz hep. Az duyulmuş, özgün, çarpıcı adlar buluşlarımız. Anıştırma yüklü, söylensel ve tarihsel adlardan yararlanıyoruz ya da yabancı bir dildeki hoşumuza giden ve anlatmak istediğimizi kısa yoldan ama hep çift anlamlı bir biçimde ifade eden sözcükleri bozup uyduruk sözcükler türeterek olmadık adlar takıyoruz birbirimize. Kimi kez daha da ileri götürüyoruz işi ve hem kendimize hem ötekine karşı cinsten birer ad seçiyoruz inadına ya da o anki adlarımızı değiş tokuş ediveriyoruz hınzırca bir göz kırpışla. Bu gizli oyunun sırrına erebilen yegâne kişiler olarak çevremizdekilerle alay etmek, yalnızca bize ait bu içrek bilgiden yoksun olan sıradan ölümlüleri bilisizliklerinden ötürü küçümsemek ve böylelikle onlardan ne denli üstün olduğumuzu hissetmek delicesine hoşumuza gidiyor.

Bir süre sonra öyle bir an geliyor ki, kimin kim olduğunu neredeyse unutuyoruz artık, yüzlerce kez değiştirdiğimiz adımızın, kimliğimizin, cinsiyetimizin bir anlamı kalmıyor. İlk önce konuşmamız, sözcük seçimimiz, vurgularımız ve ses tonumuz, ardından mimik ve jestlerimiz birbirine benzemeye başlıyor. Kimbilir kaç kez takas ettiğimiz adlarımızla birlikte, kimliklerimizden, cinsiyetlerimizden, benliklerimizden kırıntıların, parçaların, zamanla ulamların bütün bütüne ötekine geçtiğini, kişiliklerimizin örtüşmeye başladığını hissediyoruz.

Birden kentin hiç tanımadığım bir yerinde buluveriyorum kendimi. Yıllar öncesinden uzanan bir içgüdüyle sokak adlarını izleyerek, sanki bir düşteymişçesine, doğru olduğunu düşündüğüm yönde ilerliyorum. Az sonra yine bildik işaretler, tanıdık köşeler, belleğimde yer etmiş sokak ve dükkânlar birer ikişer sökün etmeye başlıyor. Yeşil beyaz çizgili tentesini çok iyi anımsadığım bir pastacı dükkânının önünden geçiyorum.

Güneş uzak ve parlak, gökyüzü masmavi ve hava serin. Amaçsızca, ama sanki biryere gidermiş gibi kararlı, hiç duraksamaksızın yürüyorum.

Stessia hâlâ yaşıyor, biliyorum.

 

Ali Teoman

İZDİHAM

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: