Ali Çakır, Züleyha ve Genç Adam

─ Yalanları sever misin?

─ İnanabiliyorsam evet.

Sahi, izinli olduğunda ne yaparsın sen? Bu beyaz önlük senin bir parçan gibi, her zaman o önlüğün arkasındaymışsın gibi, o beyaz önlük senin zırhınmış gibi…

─ Dalgınız bu akşam?

─ Yok, evet, hayır, biraz…

Şirin ve ölçüsüz gülüşün bölmeseydi kim bilir daha ne kadar saçmalayacaktım! Evet, dalgınız bu akşam. Aslında her akşam dalgınız. Sayısız insanın arasından sıyrılıp tek başıma her akşam buraya, senin yanına geliyorum. Ve her akşam buradan ayrılınca kendi kendime takılıp düşmeden yollara vuruyorum kendimi. Buradayken yaptığım, yapmadığım şeyler için pişmanlık duyarak alternatif davranışlar ve sözler üzerine kendime sözler veriyorum. Buradan ayrıldığımda eve ulaşsam da yaptığım şey, eve gitmek gibi bir şey değil aslında.

─ Her zamankinden mi?

─ …

Evet, tabii ki her zamankinden… Her zamanki karanlık köşenin, her zamanki kahverengi masanın, her zamanki kırmızı sandalyenin oluşturduğu dekorun tamamlanabilmesi için her zamankinden acı bir kahveye ihtiyacımız var. … Şu duvardaki tablo hakkında hiç fikir yürüttün mü? Bence orada iki kişi var. Adamın gözleri kan ağlıyor. Kadın ona yardım etmek istiyor ama etmiyor ya da edemiyor. Teselliden başka bir şey gelmiyor kadının elinden. Adamın ıslak yanağına uzattığı eline bakılırsa kadın iyi niyetli ve müşfik…

─ Oturabilir miyim?

Aslında belki de kibarca, lütfen, demeliydim; filmlerdeki gibi. Aylardır bunun için geliyordum buraya; Züleyha ile iki birey halinde olabilmek ve öyle de kalabilmek için. Oysa şimdi Züleyha, gözümde bambaşka bir şey oldu. Kırmızı/bordo dudaklarının arasındaki sigarayı yakarken takındığı eda, soyutladı Züleyha’yı. O artık bu ölümlüler aleminden değildi. Üstelik bunu yaparken benim varlığımı inkar etti, beni yok saydı, gururumu incitti, buna benzer bir şey/ler yaptı. İnce parmaklarında duran kibritin alevini sigara dumanı karışmış nefesini kırmızı/bordo dudaklarının arasından üfleyerek söndürmesi… Belki de kırmızı/bordo dudaklarının arasından çıkan sigara nefesi karışmış nefesine dayanamayan o kibrit alevi benim. Yok yok, kesinlikle benim. Bu kısacık sigara yakma seremonisinde sanki benim hakkımda bilmediğin hiçbir şey kalmadı, sanki senden herhangi bir şey saklama ihtimalim yok ve sanki adi bir suç işlerken yakalandım sana. Şimdi buradan kalkıp nefesimin son damlasına kadar koşmak, koşmak, koşmak ve tükendiğim yere yığılıp kalmak geliyor içimden.

─ Anlat bakalım.

Fakat bunu gözlerini gözlerime dikip söylememeliydin. Bakışlarından kaçamıyorum baksana. Sigaranı kırmızı/bordo dudaklarının kenarına getirip göz kırparak tebessüm etmeseydin bakışlarından kurtulup kıpırdayamayacaktım.

─ Ne anlatayım?

Elbette Züleyha’nın sorusuna verilecek en saçma cevap buydu: Ne anlatayım?

Burada birazdan cinayete benzeyen bir şey olacak ama kimse ölmeyecek ve kimse katil olmayacak. Bu olmadan önce zamansız yağmurlar gibi birden bire döküleceğim.

─ Yalanları sever misin?

─ İnanabiliyorsam evet.

Ben de seni inandırabilecek kadar güzel ve kaliteli yalan yok ki.

─ Birine ilk defa kendimden bahsediyorum. Tedirginim. Ürktüm. Sanki anlatacaklarımı da anlatmayacaklarımı da biliyorsun. Buraya her akşam bu sihirli an için gelmiyormuşum gibi hemen şimdi buradan kalkıp gitmek geliyor içimden. Neden gitmiyorum ki?

Çünkü avuçlarımın içini kalkmak için kararlı olarak masaya yasladığımda Züleyha yüzüme bile bakmadan bakışlarını belirsiz bir yere kilitledi ve kesinlikle benden daha kararlıydı. Dedim ya, bana bakmıyordu. Bakışlarının bu dünyada yeri yoktu. Parmaklarının arasına bitmek üzere olan bir sigara sıkıştırdığı diğer eli alnındaydı. Bezgindi. Beni umursamıyordu. Sadece beni değil, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi umursamıyordu.

─ Otur. Gidersen şimdi burada yapmadığın her şey, söylemediğin her söz için pişman olacaksın. Buradan ayaklarını sürüyerek değil, adımlar atarak çıkmalısın. Sadece bir kez yapmalısın bunu. Otur.

─ Niğde’den geldim. Şimdi üstümün başımın fiyakalı olduğuna bakma, hurdacıyım ben. Metal, naylon, kağıt… saatine göre değişir. Önceleri birkaç arkadaşla beraber kalıyorduk, sonra ben ayrıldım. Yalnız yaşıyorum. Kağıda çıktığımda elime geçen kitapları, dergileri filan satmam. Kütüphane gibi kitaplığım oldu. Bir şeyler yapmak gere…

─ Bunlar mı?

─ …

─ Her akşam buraya beni görmek için gelmiyor musun? Şimdi aylardır beklediğin fırsat eline geçmişken bana anlatacakların bunlar mı? Burada beni ilgilendiren ne?

─ …

─ Git burdan çocuk, ben evliyim.

─ …

Genç adam yaklaşık olarak anlattığı gibiydi.

Züleyha ise hiç evlenmemişti. Züleyha canlı renkleriyle çok güzel görünen bir çiçekti ama bu canlı renklerin verdiği güzellik, içindeki zehirden geliyordu. Bütün hücreleriyle zehir, bütün zehriyle güzellik yaratan bir çiçekti Züleyha. İlk kez bu genç çocuk için biraz üzülür gibi olmuştu ve geçecekti üzüntüye benzeyen, gözlerini fark edilmeyecek kadar nemlendiren duygu. Tıpkı genç adamın şimdi kalbini mengene arasına alıp sıkıştıran duygunun geçeceği gibi…

Genç adam oradan ilk ve son kez adım atarak çıktı. Gözlerine hücum eden yaşlara yüz vermedi. Avuç içlerini, gözlerine bastırdı. Derin bir nefes aldı. Kağıt hurdalarından çıkardığı kitaplardan bir mısra mırıldandı; yürüdü, yürüdü, yürüdü…

“Geri dön azarlandın.”

Ali Çakır

İZDİHAM

Sahi, izinli olduğunda ne yaparsın sen? Bu beyaz önlük senin bir parçan gibi, her zaman o önlüğün arkasındaymışsın gibi, o beyaz önlük senin zırhınmış gibi…

─ Dalgınız bu akşam?

─ Yok, evet, hayır, biraz…

Şirin ve ölçüsüz gülüşün bölmeseydi kim bilir daha ne kadar saçmalayacaktım! Evet, dalgınız bu akşam. Aslında her akşam dalgınız. Sayısız insanın arasından sıyrılıp tek başıma her akşam buraya, senin yanına geliyorum. Ve her akşam buradan ayrılınca kendi kendime takılıp düşmeden yollara vuruyorum kendimi. Buradayken yaptığım, yapmadığım şeyler için pişmanlık duyarak alternatif davranışlar ve sözler üzerine kendime sözler veriyorum. Buradan ayrıldığımda eve ulaşsam da yaptığım şey, eve gitmek gibi bir şey değil aslında.

─ Her zamankinden mi?

─ …

Evet, tabii ki her zamankinden… Her zamanki karanlık köşenin, her zamanki kahverengi masanın, her zamanki kırmızı sandalyenin oluşturduğu dekorun tamamlanabilmesi için her zamankinden acı bir kahveye ihtiyacımız var. … Şu duvardaki tablo hakkında hiç fikir yürüttün mü? Bence orada iki kişi var. Adamın gözleri kan ağlıyor. Kadın ona yardım etmek istiyor ama etmiyor ya da edemiyor. Teselliden başka bir şey gelmiyor kadının elinden. Adamın ıslak yanağına uzattığı eline bakılırsa kadın iyi niyetli ve müşfik…

─ Oturabilir miyim?

Aslında belki de kibarca, lütfen, demeliydim; filmlerdeki gibi. Aylardır bunun için geliyordum buraya; Züleyha ile iki birey halinde olabilmek ve öyle de kalabilmek için. Oysa şimdi Züleyha, gözümde bambaşka bir şey oldu. Kırmızı/bordo dudaklarının arasındaki sigarayı yakarken takındığı eda, soyutladı Züleyha’yı. O artık bu ölümlüler aleminden değildi. Üstelik bunu yaparken benim varlığımı inkar etti, beni yok saydı, gururumu incitti, buna benzer bir şey/ler yaptı. İnce parmaklarında duran kibritin alevini sigara dumanı karışmış nefesini kırmızı/bordo dudaklarının arasından üfleyerek söndürmesi… Belki de kırmızı/bordo dudaklarının arasından çıkan sigara nefesi karışmış nefesine dayanamayan o kibrit alevi benim. Yok yok, kesinlikle benim. Bu kısacık sigara yakma seremonisinde sanki benim hakkımda bilmediğin hiçbir şey kalmadı, sanki senden herhangi bir şey saklama ihtimalim yok ve sanki adi bir suç işlerken yakalandım sana. Şimdi buradan kalkıp nefesimin son damlasına kadar koşmak, koşmak, koşmak ve tükendiğim yere yığılıp kalmak geliyor içimden.

─ Anlat bakalım.

Fakat bunu gözlerini gözlerime dikip söylememeliydin. Bakışlarından kaçamıyorum baksana. Sigaranı kırmızı/bordo dudaklarının kenarına getirip göz kırparak tebessüm etmeseydin bakışlarından kurtulup kıpırdayamayacaktım.

─ Ne anlatayım?

Elbette Züleyha’nın sorusuna verilecek en saçma cevap buydu: Ne anlatayım?

Burada birazdan cinayete benzeyen bir şey olacak ama kimse ölmeyecek ve kimse katil olmayacak. Bu olmadan önce zamansız yağmurlar gibi birden bire döküleceğim.

─ Yalanları sever misin?

─ İnanabiliyorsam evet.

Ben de seni inandırabilecek kadar güzel ve kaliteli yalan yok ki.

─ Birine ilk defa kendimden bahsediyorum. Tedirginim. Ürktüm. Sanki anlatacaklarımı da anlatmayacaklarımı da biliyorsun. Buraya her akşam bu sihirli an için gelmiyormuşum gibi hemen şimdi buradan kalkıp gitmek geliyor içimden. Neden gitmiyorum ki?

Çünkü avuçlarımın içini kalkmak için kararlı olarak masaya yasladığımda Züleyha yüzüme bile bakmadan bakışlarını belirsiz bir yere kilitledi ve kesinlikle benden daha kararlıydı. Dedim ya, bana bakmıyordu. Bakışlarının bu dünyada yeri yoktu. Parmaklarının arasına bitmek üzere olan bir sigara sıkıştırdığı diğer eli alnındaydı. Bezgindi. Beni umursamıyordu. Sadece beni değil, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi umursamıyordu.

─ Otur. Gidersen şimdi burada yapmadığın her şey, söylemediğin her söz için pişman olacaksın. Buradan ayaklarını sürüyerek değil, adımlar atarak çıkmalısın. Sadece bir kez yapmalısın bunu. Otur.

─ Niğde’den geldim. Şimdi üstümün başımın fiyakalı olduğuna bakma, hurdacıyım ben. Metal, naylon, kağıt… saatine göre değişir. Önceleri birkaç arkadaşla beraber kalıyorduk, sonra ben ayrıldım. Yalnız yaşıyorum. Kağıda çıktığımda elime geçen kitapları, dergileri filan satmam. Kütüphane gibi kitaplığım oldu. Bir şeyler yapmak gere…

─ Bunlar mı?

─ …

─ Her akşam buraya beni görmek için gelmiyor musun? Şimdi aylardır beklediğin fırsat eline geçmişken bana anlatacakların bunlar mı? Burada beni ilgilendiren ne?

─ …

─ Git burdan çocuk, ben evliyim.

─ …

Genç adam yaklaşık olarak anlattığı gibiydi.

Züleyha ise hiç evlenmemişti. Züleyha canlı renkleriyle çok güzel görünen bir çiçekti ama bu canlı renklerin verdiği güzellik, içindeki zehirden geliyordu. Bütün hücreleriyle zehir, bütün zehriyle güzellik yaratan bir çiçekti Züleyha. İlk kez bu genç çocuk için biraz üzülür gibi olmuştu ve geçecekti üzüntüye benzeyen, gözlerini fark edilmeyecek kadar nemlendiren duygu. Tıpkı genç adamın şimdi kalbini mengene arasına alıp sıkıştıran duygunun geçeceği gibi…

Genç adam oradan ilk ve son kez adım atarak çıktı. Gözlerine hücum eden yaşlara yüz vermedi. Avuç içlerini, gözlerine bastırdı. Derin bir nefes aldı. Kağıt hurdalarından çıkardığı kitaplardan bir mısra mırıldandı; yürüdü, yürüdü, yürüdü…

“Geri dön azarlandın.”

 

Ali Çakır

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın