Ali Çakır, Obsesif

Ali Çakır, İzdiham yazılarına devam ediyor.

Uzun ziyaretini tamamladıktan sonra ayrıldı. Henüz kapattığım kapı, ben daha masaya dönmeden tekrar çalındı. Çokça sakalını karıştırdı. O durgun, anlamış, bilge edasıyla gülümsedi. Lafı uzatmadı. Göç içimizedir, deyip gitti.

Göç içimizedir!

Ama.

İçerde olanı dışarıda aramak, tabiatımızda var.

Öyleyse.

Dışarıda epey mühim şeyler olsa da içerde gündem hep aynı.

Çünkü.

Acelemiz yok, ne yapıp edip yetişeceğiz.

Dedim.

Bir şehri yok etmek, bir tuğlayı diğerinin üzerine koymaktan daha kolay ve değersizdir. Bir tuğlayı diğerinin üstüne koyalım biz; sonra diğerini, sonra diğerini, sonra diğerini… Cennet ancak böyle inşaa edilebilir.

Diyecek oldum.

Fakat asık suratlı adamlar girdi araya. Çok fazla doğruları, çok fazla güçleri, çok fazla paraları, çok fazla imkânları ve asık suratları var. Kesinlikle haklı olduklarından toz kadar şüpheleri yoktu. Kazanmak, tabiatlarında vardı. İkbal mi? Kapılarında emre amade, hazır ve nazır… Mübarek olsun! Onlara göre hizmet ve banka yan yana gelebilirdi ama iki temiz heyecanın birbirini bulmasında sayılamayacak kadar çok sakınca vardı.

Sonra baktım ki burası denizsiz, kubbesiz, martısız bir şehir mirim! Ne deniz uğultusu, ne yosun kokusu var rüzgârda. Varsa yoksa orman, varsa yoksa yağmur, varsa yoksa toprak… Burası böyle şeyleri düşünmenin yeri değil.

He bir de sayılıyorsa varlığı günden güne kuvvetlenirken hükmü an be an can çekişen bir gönül sızısı… Kaygı göğüs kafesimizin altında çöreklenmiştir, ağırdır, soğuktur. İçinde sevginin damla damla birikmesini beklemişizdir, birikmiştir de. Sonra onlara ne oldu sahi?

***

Zarif parmakları vardı. Piyano çalabilir yahut yufka açabilirdi. Sıkıca yummayı tercih etti.

***

Unutmadım.

Yüzünde daha az kırışık olsaydı umutlanmak için daha cesur davranabilirdi. Çay içsene, dedi. Tekliften çok, emir gibiydi. İçtim. Omuzları çökmüş, başı taşıyamayacağı kadar ağır, kıyafetleri ondan bıkmış, sigarasının söndüğünden habersiz… Şarkıyı güzel sesli kadın söylüyor, o yaşıyor:

“Başlar saltanatı ay doğarken sultan-ı yegâhın.”

***

Bazen sinekler gerilip defalarca kapalı bir pencerenin camına vurur. Bu, boş bir çaba değildir. Bu, amaca yönelik bulunmuş biricik yoldur.

***

Babam her nasılsa kaybolmadan ve ölmeden dönüyordu fabrikadan. Sonra annem hepimizi tanıyordu. Çünkü annem hepimizin adına güçlüydü. Zaten her şey fazla büyük, fazla zordu. Bir televizyon dolusu Amerikan rüyası kusuyorlardı üstümüze. Son ana kadar yenilip kalan son gayretini, kazanmaya sarf etmeyi öğreniyordu ruhlarımız. Belki de şaşırtıcı öykülere merakımız bununla ilgilidir.

***

Yatışmıyor zaman. Suçlu ben değilim. Zamanın kupkuru, kemikli, ince, kırışık elleri alnımda olmasaydı ve terli alnımdan içeri yorgun zihnime tedirginlik akıtmasaydı ben de senin için hepimiz gibi olabilecektim.

***

Her şey bizi tekrar ve tekrar yaratmak için var. Sanırım hiçbiri dışarıda değil. Yorgunum. Var olmak, başlı başına ağır bir iş çünkü.

***

“Kanadı var, uçamaz.” ile tavuğa ulaşmamızı bekler.

Uçmak için kanat şarttır ama kanat’ın sonuç’u her zaman uçmak mıdır?

Kuşak hizasından bırakılan tavuğun yere ulaşana kadar kanatlarını çırpmasını uçmak olarak görmemenin sebebi, fiilin süresi ve mesafenin kısalığı mıdır?

Bunlar gerçekten hiçbir anlam ifade etmiyor mu?

Orta yaş sendromuna gittim, döneceğim! Sanırım. Ya da Maraş’ta şöyle diyorlar: Deliyi düğüne salmışlar, burası bizim köyden iyiymiş, demiş. Galiba emin olmak istemiyorum.

***

Bir şarkının, canını yakmasına izin verdi. Pencerenin kenarında öylece durdu. Tütün içti. Karanlık dağların üzerinde tam yuvarlak ve tam beyaz ay usul usul yükseliyordu. Ağaçların dal uçlarına ayın beyaz etekleri döküldü ve sonra ay topladı eteklerini. Sonra gökyüzüne baktı. Sıra yıldızlardaydı. Baka baka kardeşim oldu yıldızlar, diye mırıldandı. Bir şarkının, canını yakmasına izin verdi.

***

Mecnun ve Leyla’nın Leyla ile Mecnun’a dönüşmesi serencamının mektepte başlaması rast gele bir durum olmasa gerek. Lafı uzatmaya gerek yok. Aşk, ilimler üstü bir ilim; talibini süfli dünyadan ulvi dünyaya götürmeye kast etmiş bir ilim değilse nedir? Allah’tan başkasını sevmek için yola Allah’tan başkasını severek çıkmak, insan olmaklığımızın tabii bir neticesi. Küçük ve fani yangın/lar, asıl ve baki yangını tahrik etmek için vardır, umulan olmayınca Allah’a sitem etmek için değil.

***

Ezberin olduğu yerde hakikat yoktur; vehim vardır, zan vardır. Hakikat, kendisi uğruna gemilerini yakıp köprülerini atanlara teslim olur. Gerisi vesairedir.

Ali Çakır, İzdiham yazılarına devam ediyor.

Uzun ziyaretini tamamladıktan sonra ayrıldı. Henüz kapattığım kapı, ben daha masaya dönmeden tekrar çalındı. Çokça sakalını karıştırdı. O durgun, anlamış, bilge edasıyla gülümsedi. Lafı uzatmadı. Göç içimizedir, deyip gitti.

Göç içimizedir!

Ama.

İçerde olanı dışarıda aramak, tabiatımızda var.

Öyleyse.

Dışarıda epey mühim şeyler olsa da içerde gündem hep aynı.

Çünkü.

Acelemiz yok, ne yapıp edip yetişeceğiz.

Dedim.

Bir şehri yok etmek, bir tuğlayı diğerinin üzerine koymaktan daha kolay ve değersizdir. Bir tuğlayı diğerinin üstüne koyalım biz; sonra diğerini, sonra diğerini, sonra diğerini… Cennet ancak böyle inşaa edilebilir.

Diyecek oldum.

Fakat asık suratlı adamlar girdi araya. Çok fazla doğruları, çok fazla güçleri, çok fazla paraları, çok fazla imkânları ve asık suratları var. Kesinlikle haklı olduklarından toz kadar şüpheleri yoktu. Kazanmak, tabiatlarında vardı. İkbal mi? Kapılarında emre amade, hazır ve nazır… Mübarek olsun! Onlara göre hizmet ve banka yan yana gelebilirdi ama iki temiz heyecanın birbirini bulmasında sayılamayacak kadar çok sakınca vardı.

Sonra baktım ki burası denizsiz, kubbesiz, martısız bir şehir mirim! Ne deniz uğultusu, ne yosun kokusu var rüzgârda. Varsa yoksa orman, varsa yoksa yağmur, varsa yoksa toprak… Burası böyle şeyleri düşünmenin yeri değil.

He bir de sayılıyorsa varlığı günden güne kuvvetlenirken hükmü an be an can çekişen bir gönül sızısı… Kaygı göğüs kafesimizin altında çöreklenmiştir, ağırdır, soğuktur. İçinde sevginin damla damla birikmesini beklemişizdir, birikmiştir de. Sonra onlara ne oldu sahi?

***

Zarif parmakları vardı. Piyano çalabilir yahut yufka açabilirdi. Sıkıca yummayı tercih etti.

***

Unutmadım.

Yüzünde daha az kırışık olsaydı umutlanmak için daha cesur davranabilirdi. Çay içsene, dedi. Tekliften çok, emir gibiydi. İçtim. Omuzları çökmüş, başı taşıyamayacağı kadar ağır, kıyafetleri ondan bıkmış, sigarasının söndüğünden habersiz… Şarkıyı güzel sesli kadın söylüyor, o yaşıyor:

“Başlar saltanatı ay doğarken sultan-ı yegâhın.”

***

Bazen sinekler gerilip defalarca kapalı bir pencerenin camına vurur. Bu, boş bir çaba değildir. Bu, amaca yönelik bulunmuş biricik yoldur.

***

Babam her nasılsa kaybolmadan ve ölmeden dönüyordu fabrikadan. Sonra annem hepimizi tanıyordu. Çünkü annem hepimizin adına güçlüydü. Zaten her şey fazla büyük, fazla zordu. Bir televizyon dolusu Amerikan rüyası kusuyorlardı üstümüze. Son ana kadar yenilip kalan son gayretini, kazanmaya sarf etmeyi öğreniyordu ruhlarımız. Belki de şaşırtıcı öykülere merakımız bununla ilgilidir.

***

Yatışmıyor zaman. Suçlu ben değilim. Zamanın kupkuru, kemikli, ince, kırışık elleri alnımda olmasaydı ve terli alnımdan içeri yorgun zihnime tedirginlik akıtmasaydı ben de senin için hepimiz gibi olabilecektim.

***

Her şey bizi tekrar ve tekrar yaratmak için var. Sanırım hiçbiri dışarıda değil. Yorgunum. Var olmak, başlı başına ağır bir iş çünkü.

***

“Kanadı var, uçamaz.” ile tavuğa ulaşmamızı bekler.

Uçmak için kanat şarttır ama kanat’ın sonuç’u her zaman uçmak mıdır?

Kuşak hizasından bırakılan tavuğun yere ulaşana kadar kanatlarını çırpmasını uçmak olarak görmemenin sebebi, fiilin süresi ve mesafenin kısalığı mıdır?

Bunlar gerçekten hiçbir anlam ifade etmiyor mu?

Orta yaş sendromuna gittim, döneceğim! Sanırım. Ya da Maraş’ta şöyle diyorlar: Deliyi düğüne salmışlar, burası bizim köyden iyiymiş, demiş. Galiba emin olmak istemiyorum.

***

Bir şarkının, canını yakmasına izin verdi. Pencerenin kenarında öylece durdu. Tütün içti. Karanlık dağların üzerinde tam yuvarlak ve tam beyaz ay usul usul yükseliyordu. Ağaçların dal uçlarına ayın beyaz etekleri döküldü ve sonra ay topladı eteklerini. Sonra gökyüzüne baktı. Sıra yıldızlardaydı. Baka baka kardeşim oldu yıldızlar, diye mırıldandı. Bir şarkının, canını yakmasına izin verdi.

***

Mecnun ve Leyla’nın Leyla ile Mecnun’a dönüşmesi serencamının mektepte başlaması rast gele bir durum olmasa gerek. Lafı uzatmaya gerek yok. Aşk, ilimler üstü bir ilim; talibini süfli dünyadan ulvi dünyaya götürmeye kast etmiş bir ilim değilse nedir? Allah’tan başkasını sevmek için yola Allah’tan başkasını severek çıkmak, insan olmaklığımızın tabii bir neticesi. Küçük ve fani yangın/lar, asıl ve baki yangını tahrik etmek için vardır, umulan olmayınca Allah’a sitem etmek için değil.

***

Ezberin olduğu yerde hakikat yoktur; vehim vardır, zan vardır. Hakikat, kendisi uğruna gemilerini yakıp köprülerini atanlara teslim olur. Gerisi vesairedir.

 

 

Ali Çakır

İZDİHAM

 

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın