Ali Çakır, Bulut ve Hicran

-Dü–se, okullar tatil!

−Yuh, normal erkekte böyle şans olmaz abi!
−Bilek derler buna aslanım bilek!
“Bazen talih dü-se atar ve bütün kapılar kapanır. Oynamaya devam etmek için talihin hamlelerinin bitmesini beklemek gerekir. Bu hamleler bittiğinde artık yeni ve bambaşka şartlar vardır, genellikle mağlubiyete götüren şartlar.”
−Tamam ulan, mars işte!
−Eşek benim değil mi, ahıra kadar binerim!
“Hezimeti ve bozgunu kabullenmek, azaptan kurtulmak için yeterli olmayabilir, hatta yeni azapların kaynağı olabilir. Mağlup olmak, galibe hareket alanı ve özgürlüğü verir. Galipten merhamet beklemek safdilliktir.”
−Sana n’oluyorlan, beni mars ediyorlar.
−Yok bir şey usta.
−Böyle kukumav kuşu gibi durup da yok bir şey demiyorlar mı, ayar oluyorum.
−Olsa söylemez miyim, yok işte.
−Hastir lan.
−…
−Karışma adama, oyununa bak.
−Çırak benim oğlum, karışırım.
−Çırak dediğin adam iki seneye emekli olacak.
−İsterse ak sakallı dede olup Kırklar’a karışsın, Kedi İzzet’in çırağı işte.
−Soldan sağa üç harfli, ikinci harfi L; karışık renkli.
−üseyin Amca bulmaca dalgası pek sana göre değil galiba, bu soruyu her g,ün soruyorlar.
−Kahveci de tavlada seni her gün yeniyor, n’aber!
−Ala.
−Ne?
−Ala. Karışık renkli.
−Usta ben biraz dolaşayım.
−Nereye ya, iyiydik böyle.
−Nereye olacak, o dingil manyağın yanına gidiyordur.

Muhtemelen, dedi. Konuşmaya devam edebilmesi için bardağında kalan birkaç yudumluk rakıyı tek yudumda gözlerini kısıp yüzünü buruşturarak içmesi gerekti. Bardağı biraz da sertçe sehpanın üzerine koydu, dirseklerini dizlerine dayadı ve bakışlarını, birleştirdiği ellerine dikti.
−Bir gün öleceğim ve acayip bir şey olmazsa Allah muhtemelen beni cennete almayacak.
−Bunu biz bilemeyiz usta.
Bir şey fark etmiş gibi müstehzi bir tebessüm belirdi yüzünde. Oturduğu tabureyi geri çekerek sırtını ve başını duvara yasladı. Gözlerini kapatıp radyodan çalan şarkıya çirkin sesiyle katıldı.
“Gönül aşkınla gözyaşı dökmekten usandı artık
Zira gözlerde yaş kalmadı sabr ile uslandı artık
Ağlasam da faydası yok sevsem de zamanı geçti
Zira gözlerde yaş kalmadı sabr ile uslandı artık”
−Yak!
Şarkı bitmiş, sehpaya eğilmiş, Maltepe paketini uzatıyor.
Yaktık.
Daha birkaç nefes çekmeden uzun bir öksürük nöbetine tutuldu. Gözlerinden yaş gelene kadar öksürdükten sonra sövdü, saydı. Bu sahneye öyle alışkındım ki hiçbir şey yapmadan, söylemeden izledim. Gidip yüzünü yıkadı. Hançeresindeki balgamı öksürerek çıkardı ve derin nefesler alıp vererek döndü.
−Hadi sigara neyse ney de içki mişki içersen fena bozarım.
Arasında yeni yaktığı sigara olan parmaklarını bana doğru salladı.
−Eyvallah usta.
İçkinin zararlarını kendi tecrübelerinden örneklerle anlatmadı bu kez. Sevdiği şarkılardan birine daha eşlik etme isteği daha baskın gelmiş olacak, radyoya bir daha kapıldı.
“Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi
Yine yalnız dolaştım gözyaşlarım dinmedi
Ben de şaştım nasıl oldu yüreğime inmedi
Yine yalnız dolaştım gözyaşlarım dinmedi”
Şişenin dibinde kalanı tek nefeste içip boş şişeyi gelişigüzel fırlattı. Bir süre gezinip pencerenin önünde durdu. Konuşmasına radyo engel oldu.
“Geçti zahm-ı tîr-i hicrin tâdîl-i nâ-şâdıma
Merhamet ey gamze-i câdû yetiş imdadıma
Öyle bî-hûş eyledin âzâr ile kim tâbımı
Gelmez oldu bir dahîlûtf-u kelâmın yâdıma
Meclis-i ehl-i sühande yek-kalemdir bu gazel
Es’âd’a söz var mı hüsn ü tâb-ı istidadıma”
—Bak, sana bir şiir okuyayım:
“Bazen en derin okyanusun dibinde kum tanesiyim
Bazen en yüksek volkanın ucundaki kıvılcım
Ben kimim”
—…
—Söylesene evladım.
—Bu şiir çok anlamlı usta, bende bunu anlayacak kafa ne gezer?
—…
—Kim yazmış?
Ağladı. Bunu ilk kez gördüm.
Sesi yorgun ve titrekti. Gözyaşları, ağzından sızan salyalarına karışıyordu ve sürekli burnunu çekiyordu.
—Şu dökümhaneye on iki yaşımda çırak geldim, yaşım oldu altmış bilmem kaç. Ulan, insan bu kadar mı beceriksiz olur arkadaş! Arkadaş… Benim hiç en iyi arkadaşım olmadı, çok iyi arkadaşım oldu ama en iyi arkadaşım olmadı. Niye olmadı? Ben istemedim de ondan olmadı. Çoluk çocuk, ev bark hak getire! Altmış bilmem kaç seneyi şu han odasıyla o dökümhanede tükettim. Namaz yok, niyaz yok; cuma, kandil, bayram sayılmazsa. Günah, dersen ağzına yandığımın rakısı su gibi olmuş bize. Ondan sonra kimin nereye gideceğini bilemezmişiz! Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, bizimki pazartesiden belli. Ulan, aklı başında adam, Allah’a gücenir mi hiç? Ben gücendim. Sanki naz yapmaya yüzümüz var hani! Allah beni neden affedecekmiş!
—Ama zanne…
—Sigara yak, getir!
—…
Yüzüme bakmadan elinin tersiyle yerime geçmemi işaret etti. Artık bana anlatmıyordu. Sanki orada değildim.
—Ulan öyle güzeldi ki… Gördüğümde hani, böyle yani tepeden tırnağa bir tuhaf olurdum işte! Çenesinde sarımtırak bir ben vardı ki bildiğin cennet yurdu. Deseler ki aga, cennet bu bende kurulmuş, inanırdım. Öylesi hani. Bir de büyük gözleri vardı ki… Bal rengiymiş, ben kahverengi sanmıştım. Eşşek hoşaftan ne anlar! Cesaretimi topladım, diyeceğim ama olmayan şeyi nasıl toplayacaksın? İçimden bir şeyler zorladı, çıktım karşısına usta. Ama nasıl… Hani rüyanda korkarsın da sesin çıkmaz ya, öyle konuşuyor gibi yapıyorum da kendimi ben de duyamıyorum. Böyle olmayacak, dedim, yazayım ben bunları sana. Yazdım, götürdüm. Okudu. Kâğıtta bir boşluk buldu, kısa bir şeyler yazıp gitti.
“Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok
Issız dağın başında mihmanı arzularsın”
Bir bilene sorduk… Yani benim anlayacağım, ben haddimi bilememişim. Bizim Kedi’nin yeğeni Neşet anlardı böyle şeylerden, okumuş adam tabii, birkaç yıl böyle şeylerden bahsetti bana. Avusturya’ya yerleşene kadar işte… Senin anlayacağın o da yarım kaldı, yarım kalınca biz böyle kaldık mı dımdızlak! Ama şu kadarını iyice anladım: Aslında biz yağmur damlası gibiyiz. Ayağımız kayıp da buluttan düşünce kendimizi buluttan ayrı, buluttan başka bir şey zannediyoruz. Sonra hepimiz burada meşrebimize münasip sulara karışıyoruz. Bin türlü şey yaşayıp görüp durgun bir denize çıkıyor yolumuz ve nihayet buharlaşıyoruz, buluta dönüp aslımız oluyoruz. Buluttan ayrıyken de ondan farklı olmadığını idrak eden damlalar cennete, ne kadar suya karışırsa karışsın kendini damla sananlar cehenneme… Cehenneme gidecekler için öbür tarafta zaman o kadar yavaş geçermiş ki “Beklemek bitsin de isterlerse cehenneme atsınlar bizi.” derlermiş. Beklemek öyle beter yani. Yani burada da bekleyeceğim, orada da. Bekleyiş bitince burada da azap var, orada da. Ben ziyan olmuş bir adamım be evladım!
Onu dünya gözüyle bir daha görmedim. Tabuta gireceği şekilde dümdüz uzanmıştı yere. Muskasını bileğine dolayıp avcunun içine almıştı. Yüzünde utangaç bir tebessüm donmuştu. Eski hanın köhne odasından soğuk cesedini çıkardık. Neden bozuştuklarını hiçbir zaman, hiçbirimizin öğrenemediği Kedi İzzet, çocukluk arkadaşı Dökümcü Mustafa için ne gerekiyorsa yaptı, sessiz ve sürekli ağlayarak. Kedi İzzet, bileğime sarıp avcumun içinde tuttuğum muskayı aldı, boynuna taktı. O ağlarken ben gülümsedim, artık farklı dünyalarda olsalar da ustalarım Dökümcü Mustafa ile Kedi İzzet barışmıştı. Dökümcü Mustafa’yı Kimsesizler Mezarlığı’na bırakmıştık ama o çoktan buluta kavuşup aslını bulmuş olmalıydı.

 

Ali Çakır
İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: