Ali Ayçil, Şiir Üzerine

“Seninle yalnızca şiirlerimizi paylaşmadık. Kimi geceler uzun uzun şiir üzerine konuştuğumuz da oldu. Sen de biliyorsun ki insanların neredeyse tamamına yakını hayatları boyunca iyi bir şiirin tehdidine maruz kalmadan yaşadı ve öldüler…

İnsanlık tarihi insanın teslim alınma tarihiydi… Ve bu bön varlık kendi kederli yazgısından kurtulabilmek için daima dünyanın kulelerine taş taşımakla geçirdi zamanını… Onun daha başından beri hayat hakkında şaşkınlık verici bir bilgiye sahip olduğunu kabul etmek zorundayız. Hangi bitkilerin bünyeyi zehirlediğini, hangi hayvanın nasıl avlanacağını, hangi ağacın gölgesinin uykuyu beslediğini öğrenmek çok vaktini almadı. Yeryüzü ile didişirken elde ettiği her bilgi bir kuşak sonra alalade bir tecrübeye dönüştü. Kurnazdı da zulumle yönetemeyeceğini anladığında adalete; savaşmaktan bitkin düştüğünde de barışa sığınmakta bir beis görmedi. Ya kentlerinin sokaklarındaki kanı temizlemekle meşgul oldu ya da sokaklarını bir şenlik yerine çevirmekle…

İnsan anlaşılabilir bir dille tanımlayabildiği müddetçe bütün bu başına gelenleri uygun bir mantıkla çerçeveleyip hafızasına astı. Şiir yani o anlaşılmaz dil ise hep bir mantıkla şekillenen dünyanın acı bir tadı olarak kaldı. Hayatın yardakçıları kültürü ve medeniyeti yüceltmeye bayılırlar. Oysa hiçbir kötü iktidar bu iki kelime kadar insanın boynuna ip geçirememiştir. Her doğan insan içinde boy attığı kültür tarafından acımasızca evcilleştirilmiş, sınırlandırılmış ve nihayetinde katledilmiştir. Kültür sadece hangi yemekleri yiyeceğimize, hangi giysileri giyeceğimize, nasıl bir evde oturacağımıza değil düşünme biçimimize de elini uzatmış, muhtevasını belirlediği kelimelerin oyuncağı haline getirmiştir insanı…

Nihayetinde her kültür bir dildir ve yasalarını hafızamıza tatbik etmekte üzerine yoktur. Sayısız çağrışımla yeryüzüne gelen çocuk birden bu kötü ustanın kucağında bulur kendini ve her nesnenin yalnızca bir kelimeyle şifrelendiği bir dilin matematiği tarafından cahilleştirilir. İnsanla, insanın tabiatı arasında yükselen duvar zamanla öylesine kalınlaşır ki bir yerden sonra varlık kendini tasarlanmış hayatının dışında düşünemez hale gelir. Kemale ermiş her kültür cehaletin zirvesinde oturur. Var edilenlerin arasındaki o bitmez doğaçlama susturulmuş ve varlık adeta hayatın anlamı haline getirilmiştir. Anlaşılmaz sözlerin kültürün düzeni içerisinde yeri yoktur. Şairin şifrelenmeye müsait olmayan ilkel dili bu yüzden kültürü tehdit eder.

Bir medeniyete inanmak için bir insana inanmaktan vazgeçmemiz gerekir. İster doğuda ister batıda inşa edilmiş olsun her medeniyet kendi formunu hayatın karşısına çıkartır ve onu taşlaştırır. Kutsallığı ile övünen uygarlıklar en inceltilmiş hallerinde bile insan denen soruyu bir form oturtmuş, onu çözdüklerine inanmanın rahatlığıyla koca bir lahite dönüşmüşlerdir. Dinler medeniyetine dönüştüğünde bir günahkarın kalbine gitmeyi yorucu bulmaya başlamış, dünyevi bir büyüklüğün albenisine kapılmaktan alamamıştır kendisini… Dervişin hayretiyle taşın biçimi arasında ince bir sınır vardır. Medeniyet yani o devasa tanım dünya üzerine başka türden konuşmayı engellemek zorundadır. İnsanın arayışlarının, sorularının, merakının, macerasının bittiği yerde şekillendiği için uygarlıkların bir kalbi yoktur. Bir insana da ihtiyacı yoktur onun…

Romalıların yaşamadığı topraklarda bir Roma Uygarlığından, tek bir İyonyalının kalmadığı yerlerde bir İyon Uygarlığındn bahsetmemiz ilginç değil mi? İnsanın insanlık adına taşa teslim edildiği uygarlığa meydan okuduğu için şiir görkemli yapıları çatlatmyı kendine görev bilmiştir. O hala bir insanın kalbine doğru meşakkatle yol alan tebliğcinin durduğu yerdedir. İnsan denen iniltiden yan çizmemiştir. Artık bir pazar yerindeyiz; satışa çıkartılmış bir dünyada ruhun arzuları bir acenta tarafından pekala karşılanabilmektedir. Yalnızlık pazarlanabiliyor, neşe de öyle… İnsanın bir tüketiciye dönüşmesi üzerine çok yazıldı çizildi, çok konuşuldu…Sorun bu değil elbette…

İnsan tükendi! O artık yeryüzünün her yerinde ezbere bir dille konuşuyor. Savaştan, barıştan, huzurdan ya da hayallerinden bahsederken binlerce yıldır içi tıka basa doldurulmuş kelimelerin kötü bir alıcısı olmaktan ileriye gidemiyor…Niçin savaşa karşı çıktığını bilmiyor. Neden bir barış olması gerektiğini de… Bugün dilin iktidarından ya da ezberlenmiş kelimelerin kolaycılığından kurtarılmış sözcüklerin soyunun tükendiği bir ormanda yaşıyoruz. Bu ıstırap verici ormanın adı: İnsanlık! İnsanlığın kullandığı ölü insanlık dili artık biricik iletişim vasıtamız. Şiir hayretimizi, şaşkınlığımızı ve korkumuzu bir efekten, bir ezber dilden koruduğu için hala daha ilk atamızla aramızdaki akrabalığı tesise devam ediyor.

 

Ali Ayçil

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: