Ali Ayçil, Ömer Halisdemir

Kardeşim, 15 Temmuz gecesi düşman milletimizin namusuna el uzattı. Uzun ve sanki hiç bitmeyecek bir geceydi. Ama geride kaldı işte; bir yandan hasar almış ruhumuzu sarmaya çalışıyor, öbür yandan gece ansızın kentlerimizi basan eşkıyaları temizliyoruz. Bunun öyle kolay olmadığını sen de bilirsin; çünkü pek çoğu onlarca yıl boyunca kendilerini hiç belli etmeden seninle aynı ranzalarda yattılar, aynı elbiseleri giydiler, görünüşte aynı yemini ettiler. Bir gün kara bayraklarını açıp şeytanın adıyla harekete geçeceklerine, kendi arkadaşlarına, meclislerine, halklarına silah doğrultabileceklerine kimse inanmıyor, inanmak istemiyordu. Elbette onlardan haberdardık, aramızdaydılar, küçük fitnelerle yetiniyorlardı; ama öyle iyi örgütlenmiş ve öyle iyi eğitilmişlerdi ki hep suç işledikleri halde bir türlü suçüstünde yakalanmıyorlardı. Yalnızca bir yarısına tanıklık edebildiğin o yaz temmuzunda nihayet karanlık tarikat harekete geçti. Uzaktan kumanda edilen bir robottan farkları yoktu; çevrelerini saran, tanklarının önünde duran, öldükçe gürleşen insanların haykırışları bile gözlerini açmaya yetmedi. Yerden ve gökten ateş edip duruyorlardı. Yetmedi. Silahlarını bırakıp lanetler arasında teslim oldular.

Kardeşim, sana bu mektubu, gözün arkanda kalmasın diye yazıyorum. Eğer yaşasaydın, günün ilk ışıkları altında dalgalanan bayrakları sen de görürdün. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, genç kızlar, ergen oğlanlar gecenin içinden koca bir tünel açmış, görünmez atlarıyla meydanlara inmişlerdi. Bir kez daha tarihe karşı çıkmış olmanın güzelliği vardı üzerlerinde. Yalnızca mahallelerinde, kışlalarında, okullarında ve işyerlerinde gizlenmiş düşmana değil, onları bir gece baskınıyla üstlerine salanlara da muhteşem bir cevap vermişlerdi. Bilmeni isterim ki ölüm aralarında kol gezdiği halde bir adım bile geri çekilmediler, düşenlerin yerini hep yenileri doldurdu, Çanakkale’deki neferler gibi gösterişsiz ama onlar kadar inançlıydılar. Bir de o günün sabahında birden tuhaf bir hafiflik hissettik üzerimizde; adını koyamadığımız bir yükten, ruhumuza yapışıp kalmış kirli bir perdeden kurtulmuştuk sanki. Şimdi anlıyoruz ki her biri numaralandırılmış ama aslında birbirinin aynı olan şu kötülük bekçileri irili ufaklı pek çok bela açmışlar başımıza. Şehit düştüğün gece okunan salâlar, meğer bir felahın müjdecisiymişler. Günlerdir o felah gecesinin nöbetini tutuyor halk. Gökte bir, yerde binlerce ay var ve yıldızlarımız saymakla bitmez.

Kardeşim, bir de senin ismini anıyoruz durmadan. Diyoruz ki ilk kurşunu Ömer sıktı düşmana, ona ölmesi emredildiğinde bir an bile düşünmedi, bir an bile tereddüt etmedi. Senden bahsederken gözleri yaşarıyor komutanının, gururu ve duyguları birbirine karışıyor. Yirmi yıl sınır boylarında, kışlalarda, dağ yollarında beraber olmuşsunuz; o gece son bir görev vermiş sana. Demiş ki, “Sana, vatanımız ve milletimiz adına tarihi bir görev veriyorum Ömer. Birazdan kışlaya gelecek olanların başı vatan hainidir, isyancıdır. Onu, karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şehadet var. Biliyorsun seninle 20 yıllık beraberliğimiz oldu. Hakkını helal et.” Emri ölçüp tartmamışsın, cevabını uzatmamışsın, sadece “Baş üstüne komutanım, hakkım helal olsun, siz de helal edin” demişsin. Sonra onlar gelmişler, kara kâhinin adamları. Kapının önünde, bir başına yapayalnız beklemişsin gelenleri. Korkacağını, geri çekileceğini, teslim olacağını düşünmüşler belli ki. Çekip silahını, alnının ortasından vurmuş, yere indirmişsin düşmanı. Bazen bir kurşun bir vatan kazandırır; bilesin ki attığın mermi yalnızca bir haini ortadan kaldırmadı, bir vatanı da ayağı kaldırdı. Geceleri meydanlarda dalgalanan bayrakların her biri sana selam gönderiyor.

Kardeşim, otuz kurşunun yarası varmış vücudunda; ihanet çok korkmuş senden. Tıpkı dışarıdaki meydanlarda, köprülerde ve yollarda toplanan silahsız halktan korktuğu gibi. Çıktığın yolculukta, sana eşlik etmek için gelmiş insanlar göreceksin, kadın ve erkek, her yaştan. Onları tek tek, ayrıntısıyla anlatmama gerek yok; görür görmez tanıyacaksın zaten, ruhlarınız aynı kumaştan. Bizim öbür dünyada da bir halkımız var biliyorsun; Plevne’den, Çanakkale’den, Basra’dan, Medine’den uğurladığımız. Şimdi hepsi, nasıl da göneniyorlardır sizi görünce. Onlara düşmanın içimizden çıktığını söylemeyin, üzülmesinler. Büyük kaleyi düşürmediniz, umudunu büyük kaleye bağlayan kim varsa dua ediyor arkanızdan. Hepinizin ruhu şad olsun.

 

 

 

Ali Ayçil 

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın