Ali Ayçil, İsyan Panayırı

Gezi Parkı olayları bize şunu anlattı. Kirli oyunları kirli adamlar, adamlar, gruplar ve zümreler, ülkeler oynar. (İzdiham) 

 

İçinde bulunduğum kalabalık ne Ekim devrimine hazırlanan Mujiklere, ne Tahran sokaklarına akan fakir ve dindar İranlılara, ne Bastille’i basan Fransızlara, ne Spartaküs’ün arkadaşlarına, ne de efendileri Hasan Sabbah öldükten sonra, afyonlu halleriyle meydanda öylece kalakalmış Alamut ahalisine benziyordu. Menüde olmadığı halde sofraya konmuş bu tuhaf kokteylin bir adı yoktu.
Bütünüyle kişisel bir gözlem için metrodan meydana çıktım, bir sigara yaktım ve hiç acele etmeden kendi etrafımda bir kere döndüm. Göz temasıyla çektiğim ilk fotoğraf, hafızama, o an dilimin ucuna gelen iki sözcükle birlikte kaydoldu: “Kurdun Günü.”  Küçük gruplar halinde slogan atan liseli gençler, telefonla yerini tarif etmeye çalışanlar, şaşkınlıkla çevrelerine bakanlar, yanmış araçlar, pankartlarla donatılmış duvarlar, maske satılan tezgahlar, her biri birbirini hükümsüz kılan bağırışlar meydanı, Haneke’nin kıyamete hazırlanan kasabasına benzetmişti çünkü. Huysuz, tedirgin, sinirli bir yığın, hiç ummadığı bir anda hayattan kopmuş, o çok arzuladığı isyan panayırının içine dalıvermişti. Ansızın oyuncaklarla dolu bir odaya atılmış yaramaz çocuklar gibiydi hepsi de; orada ne yapacaklarını bilemeden, öylece dolaşıp duruyorlardı…

 

Dünya, hiç ummadığım bir anda bambaşka bir resimle karşıma çıkınca, ona ilkin bir şair olarak bakmayı denerim: Çok değil, bir ay önce herkesin belli bir günlük hayat kültürü içerisinde paylaştığı meydan, şimdi yarı esrik bir kalabalık tarafından istila edilmiş haldeydi. Yaralı ergenler, talihsiz aşıklar, işleri yolunda gitmeyenler, hayatla hayal arasındaki dengeyi ebediyen kaybetmiş olanlar, küçük ihanetler yüzünden yara bere içinde kalanlar, ebeveynlerinin bakışlarından yorgun düşenler, okudukları bazı kitapları tatbik etmeye çalışanlar, içinde büyük bir adamın ayak sesini duyanlar, korkularını yenmeye çalışanlar, ajanlar ve düş satarak geçinenler birbirlerini bulmanın sarhoşluğunu yaşıyordu. Havaya yalnızca gaz değil, insanları vecde sokan bir afyon da karışmış, aldıkları her nefeste sarhoşlukları biraz daha artmıştı. Onlar için ülke, şimdilik işgal ettikleri alandan ibaretti…

 

Sonra bir de bir tarihçi gözüyle baktım meydana; her olayı hemencecik geçmişin soğuk hava deposuna taşıyan, oradaki konservelerin kapaklarını bir bir açarak uygun bir örnek bulmaya çalışan şu malum göz: Şimdi içinde bulunduğum kalabalık ne Ekim devrimine hazırlanan Mujiklere, ne Tahran sokaklarına akan fakir ve dindar İranlılara, ne Bastille’i basan Fransızlara, ne Spartaküs’ün arkadaşlarına, ne de efendileri Hasan Sabbah öldükten sonra, afyonlu halleriyle meydanda öylece kalakalmış Alamut ahalisine benziyordu. Menüde olmadığı halde sofraya konmuş bu tuhaf kokteylin bir adı yoktu. Oradaydılar çünkü canları sıkılmıştı; oradaydılar çünkü tutukları takım kaç defadır yeniliyordu; oradaydılar çünkü arkadaşları da oradaydı; oradaydılar çünkü devrim yaklaşıyordu; oradaydılar çünkü tuhaf bir macera duygusu hissediyorlardı; oradaydılar çünkü yeşili çok seviyorlardı. Kötürüm bir vecdle birbirine bağlanmış bir yığın insan, bir kargaşa tarikatının müridi haline gelmişti sanki. Zikirleri nasıl arsızdı…

 

Yeniden metroya yöneldim. Merdivenleri inerken, bütün varlığımla bir parçası olduğum duru bir halkın vakitlerine bıraktım kendimi: Tarlasını sulamaya giden mütevekkil rençperler, sabahleyin kapısını duayla açan çarşı esnafı, kızları akşam eve biraz gecikti diye telaşa kapılan anneler, mahalle arasında futbol oynayan çocuklar, uzun yol şoförleri, ezana durmuş müezzinler, parkta oturmuş ülkesi için dua eden yaşlı kadınlar, okulunun penceresinden dışarıya bakan aşık ve dalgın ergenler, kendi içinde gösteriye çıkmış yalnız şairler, nöbet tutan askerler, misafirlerine yemek hazırlayan ev hanımları, yaptırmakta olduğu okulu keşfeden hayırseverler, yorgun argın eve dönen memurlar ve cümle ahali, akşamleyin televizyonlarının başına geçip, şaşkınlıkla yukarıdaki isyan panayırını seyredecekler, biliyorum. Korkacaklar mı, hayır! Çünkü onlar şerrin sayısız kılıkla bayrak açtığını ama her seferinde savuşturulduğunu çokça tecrübe etmiştir.

 

Ali Ayçil, Gerçek Hayat Dergisi 

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: