Ali Ayçil, Dört Kısa Kıskançlık Mektubu

I
Bay Bolaño,

Bir edebiyat dergisi, bu güne kadar okuduğum kitaplar içerisinde, ‘keşke ben yazsaydım’ diye iç geçirdiğim bir ya da bir kaç eser hakkında kalem oynatmamı istedi. Dosyanın editörü Şaire Hanım, ki iyi arkadaşımdır, muhtemelen nezaketinden asıl vurucu sözcüğü kullanmadı: Kıskançlık. İşte ben de oturmuş, dört kısa kıskançlık mektubu yazıyorum. Uzun uzun düşündükten, zihin haritamın şurasında burasında dolaştıktan sonra öteki üç mektubu kimlere yazacağıma karar verebildim nihayet. Ama bu mektubu size mi yoksa Juan Rulfo’ya mı yazmam gerektiğine bir türlü karar veremedim! ‘Vahşi Hafiyeler’ mi yoksa ‘Pedro Paramo’ mu? Böyle bir soru elbette sorulamaz. Sorun, iki Latin azizinden birini ötekine tercih etme mecburiyeti içinde kalmam. Sonunda ‘Vahşi Hafiyeler’i seçtim Bay Bolaño. Dua edelim de Tanrı, Paramo’nun gazabından ikimizi de korusun.  Kitabınızı okuyup bitirdiğimde, onu romanların olduğu rafa değil de şairlerin olduğu rafa yerleştirmek istemiştim; Octavio Paz’ın yanına mesela. Senin ‘damardan gerçekçi’ şairlerin, sayemde yarım kalmış bir işi halledebilirdi böylece.  Sonra düşündüm de, bütün verimi kese kağıtları üzerine çiziktirilmiş bir kaç deneyden ibaret olan büyük Şair Cesarea Tinajero’yu ‘şiirin iktidarı’ ile komşu yapmak hiç de yakışık almayacaktı. ‘Vahşi Hafiyeleri’ götürüp, romanların arasına yerleştirdim ben de. Siz Bay Bolaño, hep bir tasarım halinde var olan ve tamamlanmayı şiddetle reddeden ruhlarla sağlam bir dostluk kurdunuz. Onlar da, roman olmayı hiçe sayan büyük bir roman hediye etti size.  Kıskançlığımın sebebi budur…

II
Bay Ezra Pound,

Pekin’den dönüşümün üzerinden henüz bir kaç hafta geçti. Size, orada gök yüzünün bile çürümüş olduğunu üzülerek söyleyeyim. Fabrikalardan, işçilerden, hammaddelerden, makinelerden ve cümle atıktan sızan sanayi tozları, yukarıda Çin’e yeni bir gök inşa etmiş. İnsan bir an sormadan edemiyor Bay Pound, Li Po’nun seyrettiği sema nerede?  Ben de yukarıda bulamadığımı aşağıda aramaya karar verdim. Tahmin edeceğiniz gibi koltuğumun altında ‘Cathay’, Go Kapılarını arıyordum.  Yasak Şehrin mabetlerinde, Ming Hanedanının mezarlığında, Beyaz Kulede, Cennet Mabedinde, Çin Seddinin Pekin’i bekleyen kulelerinde, Yazlık Saray’ın göle düşen gölgelerinde boş yere aradım durdum onu. Cathay’deki şiirleri nasıl bir araya getirdiğiniz ve onlar üzerinde ne derece oynadığınız hep tartışıldı Bay Pound. Bunları bir kez daha tartışmanın yeri bu kısa mektup değil. Hoş, bu durum söyleyeceğimi her halukarda değiştirmiyor. Siz, çok uzun sürmüş bir uygarlığın en iyi tohumlarını seçtiniz, bir başka şair de onları Türkçenin avucuna bıraktı. Ve sonunda ben o tohumları yanıma alıp Çin’in yolunu tutum. Size kazancımı söyleyeyim: Cathay’de bir araya getirdiğiniz şairlerin Çin’i, şairin tarihe karşı zaferini ilan eden, yerçekiminden koparılmış öte bir ülke artık. Öyleyse tekrar edelim; iyi şiir zamansızdır, iyi şiir geri çekilmez, iyi şiir bir kez fethettiği toprağı ebediyen elinde tutar, ve ‘Go kapılarına vardığınız zaman’ yalnızlıktan bir adım öne çıkıp, size elini uzatan odur. Cathay bunu sıkça yaptı…

III
Değerli Mitat Enç,

Bazı kitaplarla ileri yaşlarda tanışmış olmak okuru için daha hayırlıdır. Gençlik arzularımız, şişirilmiş beklentilerimiz, havailiğimiz, bilgiçliğimiz yüzünden bir kenara itebileceğimiz bir kitap, yıllar sonra sınırlarından hevesle içeriye girdiğimiz özel bir yurt haline gelebiliyor çünkü. Uzun Çarşının Uluları ile münasebetim yıllarca bir göz temasından ibaret oldu. Neredeyse her hafta uğradığım Kitapevi’nde, raflara göz gezdirirken, ona da öteki pek çok kitap gibi öylesine bakıp geçtim. İsminin çağrışımları da aleladeydi. Anlattığı kahramanlarla tanıştığımda, şu küçümseyici tavrımdan ötürü derin bir mahcubiyet duydum. Değerli Üstadım, kahramanlarınızla ilk tanıştığım yeri söylersem, şu gençlik çağı ukalalığımı affedersiniz belki: Onlarla ilkin Antep Çarşısında, Kale’nin dibindeki Aynalı Kahvenin bahçesinde merhabalaştık. Yukarıda hep yağacakmış gibi duran bir gökyüzü vardı, havuzun başında küçük bir masada oturuyordum, bir kahve geldi, önce suyumu ve kahvemi yudumladım, sonra da başladım sizi dinlemeye.  Dinledikçe huysuzlandım, dudaklarımı ısırdım, kıskançlıktan bir kahve daha söyledim kendime. ‘Edebiyat yapma’ niyeti taşınmadan ama edebiyatın önünde saygı ile eğileceği, ‘yerli marjinaller’ üzerine kaleme alınmış bir baş yapıt saydım ‘Uzan Çarşının Uluları’nı.  Bütün o Aktar Musa Efendiler, bütün o İmam Babalar, bütün o Köse Hafızlar ve Eşek Kasabı Bayramlar tuhaf ve aykırı ruhlarıyla, bir resmi geçit halinde edebiyatımıza dahil oldu. Sayenizde…

IV
Bayan Yourcenar,

Geçtiğimiz aylarda, Orta Anadolu kentlerinden birinde bir Hadrianus büstü daha bulundu. Eski şehirlerimizde bu gezgin adamdan kalan ya da onun adına dikilmiş kapılar da var, Edirne’nin banisi olduğu sizin de malumunuz. Belki de Hadrian’ı en çok Anadolu sevdi! Bir zamanlar yaşamış kanlı canlı bir kişiyi roman kahramanı yapmak ve onu romancının hayallerine kurban etmeden anlatmak hiç de kolay değil. Eğer ilk yılgınlığınızı üzerinizden atıp bu çetin yolculuğu göze almamış olsaydınız, ‘Hadrianus’un Anıları’ hiç bir zaman bize ulaşmayacaktı. Publius Aelius Traianus Hadrianus’un, eyaletlerini barışın ipleriyle Roma’ya bağlayan bir imparator olduğunu ve dur durak bilmeden yönettiği ülkeleri dolaştığını zaten kayıtlardan biliyorduk. Peki bilmediğimiz ne var Hadrianus’un Anıları’nda, bu tarihi romanı niye üstüne titrediğimiz kitapların arasına yerleştiriyoruz?  Öyle görünüyor ki  Bayan Yourcenar, bulabildiğiniz en uygun kahraman üzerinden iktidarı insanlaştırdınız. Bizimle kişisel deneyimlerini paylaşan, ağrılarından bahseden, günlük meşgalelerini önümüze seren, arada bir sarayın işlerinden de söz açan, yaklaşmakta olan ölümüyle söyleşen bir adamın hikayesini, görünmez bir dil ordusuyla bir imparatorluğun karşısına diktiniz. Bir kefesine tacın öbür kefesine ölümlülüğün konulduğu güç terazisini sayfalar boyunca dengede tutup,  Hadrianus üzerinden girdiğiniz savaşı kazandınız sonunda, zafer sizin oldu!  İsterseniz bu zaferi adsız bırakmayalım: Kalemin iktidarı…

Ali Ayçil 
İZDİHAM
 
Kaynak: Hece Dergisi Ekim 2014
“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın