Albert Camus, Veba

 Camus’un bahsettiği o pis dünya bizim değil, sizin.  

 

Birbirlerine sıkı sıkı sarılmış insanlar, dünyada geri kalan her şeye gözlerini yummuş, görünüşte vebayı alt etmiş, tüm sefaleti ve aynı trenle gelip karşılarında kimseyi bulamamış herkesi unutmuş olarak evlerine döndüler; peronda yalnız kalanlarsa eve dönünce uzun sürmüş suskunlukların yüreklerine saldığı korkuyu doğrulayan bir şey bulmaya hazırlanıyorlardı. Artık taptaze bir acıdan başka kendilerine eşlik eden hiç kimseleri olmayan bu insanlar için, o anda artık yaşamayan bir varlığın anısına sarılanlar için her şey farklıydı ve ayrılık duygusu doruk noktasına ulaşmıştı. Onlar için, şimdi ortak bir çukura atılmış ya da bir kül yığınında eriyip gitmiş o varlığa ilişkin tüm neşeyi yitiren anneler, eşler, sevgililer için veba hâlâ vardı.
Ama kim düşünüyordu bu yalnızlıkları? Öğle olunca güneş sabahtan beri bir mücadele halinde havanın içinde dolanıp duran soğuk esintileri alt ederek değişmeyen bir ışığı sürekli yinelenen dalgalarla kentin üzerine saçıyordu. Gün sanki akmıyordu. Tepelerden kalelerin topları durgun gökyüzünde ara vermeden patlamaya başladı. Acıların son bulduğu ve unutuşun henüz başlamadığı, iki arada kalmış bu dakikada tüm kent kendini dışarı attı.

Bütün meydanlarda dans ediliyordu. Bir günde trafik yoğunluğu hissedilir biçimde artmış ve sayıları giderek çoğalan arabalar insan seli altındaki sokaklarda güçlükle ilerliyordu. Kentin çanları tüm akşamüstü en yüksek perdeden çaldı. Mavi ve altınsı bir göğü çınlamalarıyla dolduruyorlardı.

Gerçekten de kiliselerde şükür duaları okunup duruyordu. Ama aynı zamanda eğlence yerleri ağzına kadar dolmuş, geleceği düşünmeden ellerindeki son alkollü içecekleri dağıtıyorlardı. Tezgâhların önünde hepsi de heyecan içinde bir kalabalık itiş kakış duruyordu, aralarında çevredeki bakışlardan çekinmeyen, sarmaş dolaş birçok çift vardı. Hepsi bağıra çağıra konuşuyor ya da gülüyordu. Herkes içine kapandığı aylar boyunca yaşamı biriktirmiş, şimdi hayatta kalmalarını kutlarcasına onu harcıyorlardı. Ertesi gün asıl yaşam başlayacaktı, önlemleriyle. Şimdilik çok farklı kökenlerden insanlar dirsek dirseğe kardeş gibiydiler. Ölümün varlığının gerçekleştiremediği eşitlik, en azından birkaç saatliğine kurtuluşun coşkusunda ortaya çıkıyordu.

İlk kez olarak Rieux aylarca her gelen geçenin yüzünde okuduğu şu tamdık havaya bir ad verebiliyordu. Şimdi çevresine şöyle bir bakması yeterliydi. Vebayı, sefaleti ve yoklukları geride bırakan herkes, uzun süredir oynamakta olduğu rolün giysisine bürünmüştü, yokluğu ve uzaktaki ülkeyi önce yüzleriyle, şimdi de giysileriyle belli eden göçmen rolüne bürünmüşlerdi. Vebanın kent kapılarını kapadığı günden başlayarak yalnızca ayrılığı yaşamışlardı, her şeyi unutturan o insancıl sıcaklıktan ayrı düşmüşlerdi.

Değişik derecelerde, kentin her köşesinde bu kadınlar ve bu erkekler, herkes için aynı olmayan ama yine hepsi için olanaksız bir buluşmayı özlemişlerdi. Çoğu tüm gücüyle orada bulunmayan birisini, bir bedenin sıcaklığını, sevgiyi yada alışkanlığı haykırmıştı. Bazıları insanların dostluklarından uzak düşmenin, onlara mektup, tren, gemi gibi dostluklara özgü alışılmış yollardan ulaşamayacak olmanın çoğunlukla farkına varmadan acısını çekiyordu. Daha az sayıda bir başka grup insan da, belki Tarrou gibileri, tanımlayamadıkları bir şeylerle istemişlerdi birliği, ama bunlar da istenecek tek şeydi onların gözünde. Başka bir ad bulamadıklarından buna bazen huzur diyorlardı.

Rieux hâlâ yürüyordu. İlerledikçe çevresindeki kalabalık artıyor, gürültü çoğalıyor ve ulaşmak istediği mahalleler uzaklaşıyor gibi geliyordu. Yavaş yavaş bu bağırıp çağıran kitleye karışıyordu ve bu haykırışın bir bakıma kendi haykırışı olduğunu da anlamaya başlıyordu. Evet, hem bedensel hem de ruhsal açıdan hepsi birlikte acı çekmişti, hepsi güç bir tatil dönemine, umarsız bir sürgüne ve hiç giderilmemiş bir susuzluğa birlikte katlanmışlardı. Bu üst üste yığılan ölüler, ambulans sirenleri, şu yazgı denilen şeyin ihtarları, korkunun yinelenen ayak sesleri ve yüreklerdeki korkunç başkaldırı arasında hep bir söylenti yayılıp durmuş ve korku içindeki bu insanlara gerçek vatanlarını bulmaları gerektiğini söyleyerek onları uyarmıştı. Onların hepsi için gerçek vatan, bu boğulan kentin duvarlarının ötesindeydi. Tepelerdeki güzel kokulu çalılıklarda, denizde, özgür ülkelerde ve aşkın gücündeydi. Ve geri kalan her şeye tiksintiyle sırt çevirerek o ülkeye, mutluluğa dönmek istiyorlardı.

Bu sürgünün ve bu birleşme duygusunun ne anlama gelebileceğini Doktor Rieux hiç bilmiyordu. Durmadan yürürken her yandan sıkıştırılmış, kendisini çağıran hastalarına giderken, yavaş yavaş yükü azalmış sokaklara yaklaşıyor ve bu şeylerin bir anlamının olup olmamasının önemli olmadığını, yalnızca, insanların umudunun bir karşılık bulmasını görmek gerektiğini düşünüyordu.

Karşılığın ne olduğunu bundan böyle o biliyordu ve dış mahallelerin neredeyse ıssız o ilk sokaklarında bunu daha iyi görüyordu. Yalnızca aşklarının yaşadığı eve dönmeyi istemiş olanlar, sayıları azalsa da bununla yetinmesini bilerek arada sırada ödüllerini alıyorlardı. Kuşkusuz aralarından bazıları, bekledikleri kişiden yoksun, tek başlarına kentte yürümeyi sürdürüyorlardı. Salgından önce, aşklarını daha başından yoluna koyamamış ve birbirine düşman sevgilileri birbirine bağlı tutan o güç anlaşmayı yıllarca körü körüne izleyen bazıları gibi, eşinden iki kez ayrılmak durumuna düşmemiş olanlar da mutluydu. Rieux gibi onlar da her şeyi zamana bırakmanın hafifliğini duymuşlardı: Onlar sonsuza dek ayrılmışlardı. Ama, Doktor Rie-ux’nün sabah yanından ayrılırken “Haydi, cesaret, şimdi haklı çıkmanın zamanı,” dediği Rambert gibi başkaları da, yitirdiklerini sandıkları kişiyi hiç duraksamadan bulmuşlardı. En azından bir süre için mutlu olacaklardı. Her zaman istenebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa, onun da insan sevgisi olduğunu şimdi onlar biliyordu.

Tersine, hayal bile edemedikleri bir şeyi dilemiş olanların hiçbirine bir karşılık gelmemişti. Tarrou sözünü ettiği o ulaşılması güç huzura kavuşur gibi olmuş, ama onu işine yaramayacağı bir anda, ölümde bulmuştu. Tersine, Rieux’nün kapı eşiklerinde, azalan ışığın altında gördüğü, tüm güçleriyle sarılmış, heyecan içinde birbirine bakan başkaları eğer istediklerini elde etmişlerse, bunun nedeni yalnızca kendi ellerinde olan bir şey istemiş olmalarıydı. Ve Rieux, Grand’la Cottard’ın bulunduğu sokağa saparken insanla, onun yoksul ve inanılmaz aşkıyla yetinenlerin de en azından arada bir neşeyle ödüllendirilmesinin yerinde olacağını düşünüyordu.
Albert Camus

İzdiham 

 Camus’un bahsettiği o pis dünya bizim değil, sizin.  

 

 

 

Birbirlerine sıkı sıkı sarılmış insanlar, dünyada geri kalan her şeye gözlerini yummuş, görünüşte vebayı alt etmiş, tüm sefaleti ve aynı trenle gelip karşılarında kimseyi bulamamış herkesi unutmuş olarak evlerine döndüler; peronda yalnız kalanlarsa eve dönünce uzun sürmüş suskunlukların yüreklerine saldığı korkuyu doğrulayan bir şey bulmaya hazırlanıyorlardı. Artık taptaze bir acıdan başka kendilerine eşlik eden hiç kimseleri olmayan bu insanlar için, o anda artık yaşamayan bir varlığın anısına sarılanlar için her şey farklıydı ve ayrılık duygusu doruk noktasına ulaşmıştı. Onlar için, şimdi ortak bir çukura atılmış ya da bir kül yığınında eriyip gitmiş o varlığa ilişkin tüm neşeyi yitiren anneler, eşler, sevgililer için veba hâlâ vardı.
Ama kim düşünüyordu bu yalnızlıkları? Öğle olunca güneş sabahtan beri bir mücadele halinde havanın içinde dolanıp duran soğuk esintileri alt ederek değişmeyen bir ışığı sürekli yinelenen dalgalarla kentin üzerine saçıyordu. Gün sanki akmıyordu. Tepelerden kalelerin topları durgun gökyüzünde ara vermeden patlamaya başladı. Acıların son bulduğu ve unutuşun henüz başlamadığı, iki arada kalmış bu dakikada tüm kent kendini dışarı attı.

Bütün meydanlarda dans ediliyordu. Bir günde trafik yoğunluğu hissedilir biçimde artmış ve sayıları giderek çoğalan arabalar insan seli altındaki sokaklarda güçlükle ilerliyordu. Kentin çanları tüm akşamüstü en yüksek perdeden çaldı. Mavi ve altınsı bir göğü çınlamalarıyla dolduruyorlardı.

Gerçekten de kiliselerde şükür duaları okunup duruyordu. Ama aynı zamanda eğlence yerleri ağzına kadar dolmuş, geleceği düşünmeden ellerindeki son alkollü içecekleri dağıtıyorlardı. Tezgâhların önünde hepsi de heyecan içinde bir kalabalık itiş kakış duruyordu, aralarında çevredeki bakışlardan çekinmeyen, sarmaş dolaş birçok çift vardı. Hepsi bağıra çağıra konuşuyor ya da gülüyordu. Herkes içine kapandığı aylar boyunca yaşamı biriktirmiş, şimdi hayatta kalmalarını kutlarcasına onu harcıyorlardı. Ertesi gün asıl yaşam başlayacaktı, önlemleriyle. Şimdilik çok farklı kökenlerden insanlar dirsek dirseğe kardeş gibiydiler. Ölümün varlığının gerçekleştiremediği eşitlik, en azından birkaç saatliğine kurtuluşun coşkusunda ortaya çıkıyordu.

İlk kez olarak Rieux aylarca her gelen geçenin yüzünde okuduğu şu tamdık havaya bir ad verebiliyordu. Şimdi çevresine şöyle bir bakması yeterliydi. Vebayı, sefaleti ve yoklukları geride bırakan herkes, uzun süredir oynamakta olduğu rolün giysisine bürünmüştü, yokluğu ve uzaktaki ülkeyi önce yüzleriyle, şimdi de giysileriyle belli eden göçmen rolüne bürünmüşlerdi. Vebanın kent kapılarını kapadığı günden başlayarak yalnızca ayrılığı yaşamışlardı, her şeyi unutturan o insancıl sıcaklıktan ayrı düşmüşlerdi.

Değişik derecelerde, kentin her köşesinde bu kadınlar ve bu erkekler, herkes için aynı olmayan ama yine hepsi için olanaksız bir buluşmayı özlemişlerdi. Çoğu tüm gücüyle orada bulunmayan birisini, bir bedenin sıcaklığını, sevgiyi yada alışkanlığı haykırmıştı. Bazıları insanların dostluklarından uzak düşmenin, onlara mektup, tren, gemi gibi dostluklara özgü alışılmış yollardan ulaşamayacak olmanın çoğunlukla farkına varmadan acısını çekiyordu. Daha az sayıda bir başka grup insan da, belki Tarrou gibileri, tanımlayamadıkları bir şeylerle istemişlerdi birliği, ama bunlar da istenecek tek şeydi onların gözünde. Başka bir ad bulamadıklarından buna bazen huzur diyorlardı.

Rieux hâlâ yürüyordu. İlerledikçe çevresindeki kalabalık artıyor, gürültü çoğalıyor ve ulaşmak istediği mahalleler uzaklaşıyor gibi geliyordu. Yavaş yavaş bu bağırıp çağıran kitleye karışıyordu ve bu haykırışın bir bakıma kendi haykırışı olduğunu da anlamaya başlıyordu. Evet, hem bedensel hem de ruhsal açıdan hepsi birlikte acı çekmişti, hepsi güç bir tatil dönemine, umarsız bir sürgüne ve hiç giderilmemiş bir susuzluğa birlikte katlanmışlardı. Bu üst üste yığılan ölüler, ambulans sirenleri, şu yazgı denilen şeyin ihtarları, korkunun yinelenen ayak sesleri ve yüreklerdeki korkunç başkaldırı arasında hep bir söylenti yayılıp durmuş ve korku içindeki bu insanlara gerçek vatanlarını bulmaları gerektiğini söyleyerek onları uyarmıştı. Onların hepsi için gerçek vatan, bu boğulan kentin duvarlarının ötesindeydi. Tepelerdeki güzel kokulu çalılıklarda, denizde, özgür ülkelerde ve aşkın gücündeydi. Ve geri kalan her şeye tiksintiyle sırt çevirerek o ülkeye, mutluluğa dönmek istiyorlardı.

Bu sürgünün ve bu birleşme duygusunun ne anlama gelebileceğini Doktor Rieux hiç bilmiyordu. Durmadan yürürken her yandan sıkıştırılmış, kendisini çağıran hastalarına giderken, yavaş yavaş yükü azalmış sokaklara yaklaşıyor ve bu şeylerin bir anlamının olup olmamasının önemli olmadığını, yalnızca, insanların umudunun bir karşılık bulmasını görmek gerektiğini düşünüyordu.

Karşılığın ne olduğunu bundan böyle o biliyordu ve dış mahallelerin neredeyse ıssız o ilk sokaklarında bunu daha iyi görüyordu. Yalnızca aşklarının yaşadığı eve dönmeyi istemiş olanlar, sayıları azalsa da bununla yetinmesini bilerek arada sırada ödüllerini alıyorlardı. Kuşkusuz aralarından bazıları, bekledikleri kişiden yoksun, tek başlarına kentte yürümeyi sürdürüyorlardı. Salgından önce, aşklarını daha başından yoluna koyamamış ve birbirine düşman sevgilileri birbirine bağlı tutan o güç anlaşmayı yıllarca körü körüne izleyen bazıları gibi, eşinden iki kez ayrılmak durumuna düşmemiş olanlar da mutluydu. Rieux gibi onlar da her şeyi zamana bırakmanın hafifliğini duymuşlardı: Onlar sonsuza dek ayrılmışlardı. Ama, Doktor Rie-ux’nün sabah yanından ayrılırken “Haydi, cesaret, şimdi haklı çıkmanın zamanı,” dediği Rambert gibi başkaları da, yitirdiklerini sandıkları kişiyi hiç duraksamadan bulmuşlardı. En azından bir süre için mutlu olacaklardı. Her zaman istenebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa, onun da insan sevgisi olduğunu şimdi onlar biliyordu.

Tersine, hayal bile edemedikleri bir şeyi dilemiş olanların hiçbirine bir karşılık gelmemişti. Tarrou sözünü ettiği o ulaşılması güç huzura kavuşur gibi olmuş, ama onu işine yaramayacağı bir anda, ölümde bulmuştu. Tersine, Rieux’nün kapı eşiklerinde, azalan ışığın altında gördüğü, tüm güçleriyle sarılmış, heyecan içinde birbirine bakan başkaları eğer istediklerini elde etmişlerse, bunun nedeni yalnızca kendi ellerinde olan bir şey istemiş olmalarıydı. Ve Rieux, Grand’la Cottard’ın bulunduğu sokağa saparken insanla, onun yoksul ve inanılmaz aşkıyla yetinenlerin de en azından arada bir neşeyle ödüllendirilmesinin yerinde olacağını düşünüyordu.

 

Albert Camus

İZDİHAM

 

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: