Albert Camus, Kötümserlik, İyimserlik

Birkaç zamandır bazı yazılar çıkıyor. Bunlarda, kötümser sayılan kimi yapıtların insanı dosdoğru en aşağılık köleliklere götürdükleri ortaya konmak isteniyor. Bu yazılarda yürütülen akıl bir hayli basittir. Kötümser bir felsefe, özü gereği, umudunu yitirmiş, yılgın bir felsefedir ve dünyanın iyi olmadığına inananlar, ister istemez zorbalığa alet olurlar, demek isteniyor. Bu yazıların en iyisi olduğu için en etkini Georges Adam’ın Lettres Françaises’deki yazısıdır. Georges Adam L’Aube gazetesindeki son yazılarından birinde bu suçlamayı, şu olmayacak başlıkla yeniden ele alıyor: “Nazilik ölmedi mi?”

Bu çekişme karşısında bence yapılacak tek şey, açık konuşmaktır. Sorunun beni aşmasına, Malraux’yu, Sartre’ı ve benden önemli daha başkalarını ilgilendirmesine karşın, kendi adıma konuşmamanın da bir ikiyüzlülük olduğunu görüyorum. Ama, yine de çekişmenin özü üzerinde duracak değilim. Kötümser bir düşüncenin, ister istemez yılgın olacağını sanmak hamca bir düşüncedir, ama çürütülmesi de bir hayli uzun sürer. Ben yalnızca bu yazıları yazdıran düşünce yolundan söz edeceğim.

Hemen söyleyelim ki, bu yol olayları hesaba katmak istemeyen bir yoldur. Bu yazıların çattığı yazarlar, bulundukları yerde ve ellerinden geldiği kadar göstermişlerdir ki, filozof olarak iyimser olmasalar bile, insan olarak ödevlerini bilmemiş değillerdir, öyleyse, yan tutmayan düşünce şunu kabul eder ki, yadsımacı bir felsefe, olaylar karşısında, özgürlük ve yiğitlik ahlakıyla pekâlâ bağdaşabilir.

Bunda, olsa olsa, insan yüreğini biraz daha iyi öğrenmek fırsatını bulurum, der.

Yan tutmayan düşünce bunda haklı. Çünkü, kimi kafalarda, yadsıma felsefesiyle, olumlu ahlakın buluşması, aslında, yaşamamızı bunca derinden sarsan büyük sorunu ortaya koymaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, bu bir uygarlık sorunudur ve bilinmesi gereken şudur : İnsan, ne Tanrının, ne de akılcı düşüncenin yardımı olmadan, tek başına kendi değerlerini yaratabilir mi? İşte, bunun karşılığını vermeye hiçbirimizin gücü yetmiyor.

Bunu açıkça söylüyorum, çünkü, Fransa ve Avrupa bugün ya yeni bir uygarlık yaratmak ya da yok olmak durumundadır.

Ama, uygarlıklar, onun bunun kulağını çekmekle kurulmaz. Uygarlıklar, düşüncelerin çatışması, düşüncenin kanamasıyla, acı ve yürek ile kurulur. Olacak şey mi, Avrupa’yı yüz yıldır uğraştıran sorunları Aube gazetesinde bir başyazar bir anda çözüversin? Hem de öyle yazar ki, kılı kıpırdamadan Nietzsche’yi bir ten düşkünü yapıyor. Heidegger’e de yaşamanın boş olduğu düşüncesini yüklüyor. Benim o çok ünlü existentialisme ‘e pek bağlılığım yok. Uzun sözün kısası, bu felsefenin verdiği sonuçları yanlış sayıyorum. Ama, ne de olsa, bu felsefe insan düşüncesinin büyük bir serüvenidir ve Bay Rabeau’nun yaptığı gibi onu en kısa görüşlü konformizm ile yargılamak insanın gücüne gidiyor doğrusu.

İşin doğrusu şu ki, bu sorunlar ve bu çabalar zamanımızda hiç de yansızlığın kurallarına uygun olarak ele alınmıyor, değerlendirilmiyor. Onları olaylara bakarak değil, bir öğretiye göre yargılıyorlar.

Komünist ve Hıristiyan arkadaşlarımız bizimle konuşurken, bizim saygı beslediğimiz öğretilerinin yüksek kürsüsünden konuşuyorlar. Bu öğretiler bizim öğretilerimiz değil ama, hiçbir zaman bu öğretilerden onların bizim üstümüze konuştukları eda ile konuşmak aklımızdan bile geçmemiştir.

Bıraksınlar bizi, karınca kaderince bu denemeyi ve kendi düşüncemizi yürütelim. Bay Rabeau, fazla okuyucumuz var diye kınıyor bizi.

Bunda ileri gidiyor, sanırım. Ama, bunun doğru bir yanı varsa o da şudur : Bizim üstünde durduğumuz sıkıntı, bütün bir çağın sıkıntısıdır ve biz kendi yaşantımızdan ayrılmak istemiyoruz. Biz kendi tarihimiz içinde düşünmek ve yaşamak istiyoruz. Biz, inanıyoruz ki, bu yaşamın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasıyla erilebilir. Çağımız nihilisme’den çok çektiyse, aradığımız ahlaka nihilisme’i bir yana bırakmakla varılamaz. Hayır, her şey yadsımada ya da saçmada bitmiyor, biliyoruz bunu. Ama, önce yadsımayı ve saçmayı ele almalı. Çünkü, bizim kuşağımız önce onlara rastladı ve ilkin onlarla kozunu paylaşmak zorundadır.

Bu yazıların çattığı insanlar, hem yapıtları hem de yaşayışlarıyla bu sorunu dürüstçe çözmeye çalışıyorlar. Başkalarının var güçleriyle uğraştıkları halde çözdüklerinden emin olmadıkları bir sorun birkaç satırla kesilip atılamaz; o kadar güç mü bunu anlamak? iyi niyetle girişilen her iş gibi, onlar karşısında da sabredilemez mi biraz? Daha alçaktan konuşulamaz mı onlarla?

Bu protestoyu burada kesiyorum. Çatışmaya bir ölçü getirmiş olduğumu umarım. Ama, sözlerimin büsbütün öfkesiz olmadığını da söylemek isterim. Yansız eleştirme bence en güzel şeydir. Filan yapıt kötüdür ya da falan felsefe insan yazgısına zararlıdır denmesini anlarım. Yazarların yazdıklarından sorumlu olmaları doğrudur.

Böyle olunca daha derin düşünmek zorunda kalırlar ve hepimizin derin derin düşünmeye öyle gereksinmemiz var ki! Ama, bu ilkelere dayanarak şu ya da bu adamda kulluk eğilimi görmek (hem de tersini gösteren kanıtlar varken), filan ya da falan düşüncenin, ister istemez, Naziliğe götüreceği sonucuna varmakla, adlandırmak istemediğim bir çeşit insan olmuş ve iyimser felsefenin ahlak yönü üstüne kötü örnekler vermiş oluyorlar.

Albert Camus, Bir Alman Dosta Mektuplar 

İZDİHAM

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın