Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi

Büyük mimarî yapıtlar ortaya koyma hırsına kuşkuyla yaklaşmak için pek çok neden var. Binalara bakınca insan onları inşa edenlerin ne büyük çabalar harcadığını, ne fedakârlıklar yaptığını anlayamıyor.

Binalar ser verip sır vermiyor. İnşaat sürecinde yaşanan olumsuzluklar, iflaslar, gecikmeler, panikler, toz toprak içinde oradan oraya koşuşturmalar… Bunların hiçbirini göremiyor insan onların yüzünde. Binaların cazibesi biraz da bu kayıtsız, gizemli hallerinden kaynaklanıyor belki.

İnsan ancak kolları sıvayıp inşaat işine girdimi, inşaat malzemelerini, başka insanları kendi tasarımı doğrultusunda bir araya getirmek, iki cam parçasını düzgün biçimde yan yana koyabilmek, merdivenlerin tepesine iki lambayı simetrik olarak asmak, kalorifer kazanının gerektiği zaman yanmasını, sütunların çatıyla uyum içinde olmasını sağlamak için uğraş vermeye başladımı anlıyor bina yapmanın ne denli zor olduğunu.

Biz bütün bu amaçlarımıza ulaşmış olsak bile yaptığımız binaların son derece kötü bir huyu var: Hepsi er ya da geç harabeye dönüşüyor. Daha yeni dekore edilmiş bir eve girer girmez insan çürümenin, bozulmanın ne zaman başlayacağını düşünmeden edemiyor. Çok geçmeden şu yepyeni evin duvarlarında çatlaklar oluşmaya başlayacak, bembeyaz mutfak duvarları sararacak, tertemiz halılar lekelenecek diye düşününce içi sızlıyor insanın.

“İnşaatçılar işlerini bitirseler de bir an önce evimize taşınsak” diye sabırsızlıkla bekleyenlerle alay ediyor sanki eski uygarlıklara ait harabeler. Pompei’nin sakinleri de bir zamanlar içinde yaşadıkları evlerle gurur duyuyordu kuşkusuz.

Sigmund Frued “Bilimin Ötesi” adlı makalesinde şair Rainer Maria Rilke ile birlikte Dolomite Dağları’na yaptığı yürüyüşten söz eder. Harika bir yaz günüdür. Çiçekler açmıştır. Rengârenk kelebekler çayırların üzerinde dans etmektedir. Freud nihayet dışarı çıkabildiği için memnundur (zira bir hafta boyunca yağmur yağmıştır) ama yol arkadaşı başını önüne eğmiş, yere bakarak yürümektedir, üstelik bütün yürüyüş boyunca tek kelime bile etmemiştir.

Bunun nedeni Rilke’nin çevresindekilere karşı duyarsız olması değil, her şeyin ne kadar gelip geçici olduğunu bir türlü aklından çıkaramamasıdır. Freud’un deyişiyle Rilke “kış gelince bu güzellikten geriye hiçbir şey kalmayacağını, bu güzelliğin de insanın güzelliği gibi, insanın yarattığı ya da yaratabileceği bütün güzel şeyler gibi yok olup gitmeye mahkûm olduğunu” unutamıyordur.

Freud bu yaklaşımı hiç onaylamıyordu. Ona göre yok olmaya mahkûm olsa bile çekici güzel bir şeyi sevebilme yetisi sağlıklı bir ruhun göstergesiydi. Buna karşın Rilke’nin yaklaşımı, ancak güzelliğe fazlasıyla duyarlı insanların, güzelliğin geçiciliğinden bu denli üzüntü duyabileceğini vurguluyordu. Bu tür melankolik insanlar bir perde numunesine baktıklarında gelecekte salonlarını süsleyecek perdenin üzerindeki güve yeniğini, binanın planına göz attıklarında onun harabeye dönmüş halini görürdü. Satılığa çıkmış bir evin, bütün şehir ve hatta bütün uygarlık gibi çok geçmeden yıkılıp hamamböceklerinin cirit attığı bir tuğla yığınından ibaret olacağını düşünerek son anda emlak komisyoncusuyla randevularını iptal eder, sevdikleri nesnelerin çürüyüp yok oluşunu görmemek için ev satın almaktan vazgeçer, bunun yerine bir daire kiralamayı, hatta bir fıçının içinde yaşamayı yeğlerdi.

Zirve noktasına varan mimarî tutku, bizi estetikten başka bir şey düşünmeyen, bir müze bekçisi gibi evini dikkatle kollayan, bir leke bulmak için elde bir ıslak bez ya da süngerle odaların zeminlerini inceleyen acayip tiplere dönüştürebilir. Estetik düşkünleri küçük çocukların evlerine gelmesini hiç istemez, yemek davetlerinde masa başındaki davetlilerden biri sandalyesini geri itip duvarı çizer diye endişelenmekten sohbete doğru düzgün katılamaz.

Evin her yerinde beliriveren lekelere bu denli büyük bir önem atfetmeyi reddedebiliriz tabii. Ama estetik düşkünlerinin yaklaşımlarından alınacak bir ders de var. Onlar sayesinde mutluluğumuzun bir parmak izinin varlığına ya da yokluğuna bağlı olmayabileceği, bazı durumlarda milimetrik ayrıntıların güzel olanı bir anda çirkinleştirmeyeceği, tek bir lekenin koskoca bir duvarı ya da tek bir yanlış fırça darbesinin bütün manzara resmini mahvetmeyebileceği sonucuna varabiliriz. Hatta birbiriyle çatışan değerler arasında kalan —örneğin, mimariye düşkünlük ile keyifli, sevgi dolu bir aile hayatına duyulan özlem arasında kalan bizlere o abartılı dürüstlükleriyle bir antitez sundukları için bu hassas insanlara teşekkür borçluyuz.

Mutluluğumuzu bir gün lavın altında kalacak, bir kasırgada yerle bir olacak, bir çikolata ya da şarap lekesiyle güzelliğini kaybedecek şeylere bağlamamamız gerektiğini savunan eski çağ filozofları ne kadar da haklı diye düşünmeden edemiyor insan.

 

 

 

Botton de Alain
İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın