Alain Badiou, Başka Bir Estetik

Öteden beri hastalık belirtileri göstermiş, gelgitli, çarpıntılı olmuş bir ilişki.

Kaynağında Platon’un şiir, tiyatro ve müzik hakkında verdiği ihraç hükmü var. Zamanının bütün sanatlarını yakından tanıdığı gayet açık olan felsefenin kurucusunun, Devlet’te bütün sanatlar arasından yalnızca askeri müzik ile vatansever şarkılara yer verdiğini belirtmek gerek.

Öteki uçta ise, sanata yönelik sofuca bir kendini adamayı, yani teknik nihilizmin bir tezahürü olarak düşünülen kavram’ın (dünyayı kendi çaresizliğinin gizil Açıklık’ına sunması bakımından benzersiz olan) şiirsel söz önünde pişmanlıkla diz çökmesini buluyoruz.

Ama her şey bir yana, sofist Protagoras sanat öğreniminin eğitimin anahtarı olduğuna ta o zamandan işaret etmişti. Protagoras ile şair Simonides arasında bir ittifak vardı; Platon’un Sokrates’i de, bu ittifakın kopardığı çıngarı boşa çıkarmaya, düşünülebilir yoğunluğunu da kendi gayesinin hizmetine koşmaya çalışıyordu.

Aklıma şöyle bir imge geliyor, analojik bir anlam matrisi: Lacan için Efendi ile Histerik kadın nasıl birbiriyle eşleşmişse, felsefe ile sanat da tarihsel olarak birbiriyle öyle eşleşmiştir. Bilindiği gibi histerik, efendiye gidip şöyle der: “Hakikat benim ağzımdan konuşuyor, işte buraya, ayağına geldim; sen ki bilensin, söyle bana kimim ben.” Biz de şu kadarını tahmin edebiliriz: Efendinin yanıtı ne kadar bilgi dolu bir giriftliğe sahip olursa olsun, histerik, yanıtın henüz o olmadığını, orada’lığının efendinin kavrayışına teslim olmadığını, kendisini memnun etmek için her şeyi baştan almak ve çok çalışmak gerekeceğini öğretecektir efendiye. Histerik böylece efendinin üstüne çıkıp sahibesi* olur. (* Fr. maîtresse, aynı zamanda “öğretmen” ve “metres”. –ç.n.)

Sanat da zaten hep buradadır, düşünüre dile gelmeyen ama göz kırpan bir soruyu, kim olduğu sorusunu yöneltir; ama bu arada kendini sürekli yenileyip dönüştürerek, filozofun sanata dair tüm söylediklerinin kendisinde hayal kırıklığına neden olduğunu belirtir.

Eğer histeriğin efendisi, aşk köleliğine, insanı tüketen ve daima hayal kırıklığına uğratan bir bilgi üretimiyle bedelini ödemek zorunda kalacağı bir tapınmaya burun kıvırıyorsa, tek seçeneği histeriği sopalamaktır. Filozof efendi de, aynı şekilde, sanat karşısında tapınma ile yasaklama arasında iki arada bir derede kalmıştır. Ya gençlere, çömezlerine diyecektir ki aklın her türlü erkekçe eğitiminin özü Yaratık’tan uzak durmaktır; ya da hakikatin hangi yolla bilgi üretilmesini emrettiği konusunda bizi yalnızca onun, yani tutsağı olmaktan başka elimizden bir şey gelmeyen şu donuk, ışık geçirmez parlaklığın aydınlatabileceğini teslim edecektir.

Zihnimizi kurcalayan şey de sanat ile felsefenin birbirine düğümlenmesi olduğuna göre, bu düğümlenmenin biçimsel olarak iki şemaya uygun şekilde düşünülmüş olduğu görülmektedir.

Birincisine didaktik şema adını vereceğim. Bu şemanın tezi, sanatın hakikate kâdir olmadığı ya da her türlü hakikatin sanatın dışında olduğudur. Sanatın (tıpkı histerik gibi) kendini fiili hakikat olarak, yani dolaysız ya da çıplak hakikat olarak takdim ettiği kabul edilecektir elbette. Ve bu çıplaklığın sanatı hakiki olanın saf büyüsü olarak teşhir ettiği de. Daha doğrusu: Sanatın temellendirilmemiş, kanıtlanmamış bir hakikatin, orada-olmaklığıyla tükenen bir hakikatin görünüşü olduğu. Ama sanatın bu iddiası, bu ayartması —ki Platon’un sanata karşı verdiği mücadelenin anlamı budur— geri çevrilecek, reddedilecektir. Platon’un mimesis’le ilgili kavgası, sanatı eşyanın değil, hakikat etkisinin taklidi olarak tarif eder. Bu taklit de gücünü dolaysızlığından alır. O halde Platon şunu savunacaktır: Hakikatin dolaysız imgelerinden birinin tutsağı olmak, dolaylamadan (détour) alıkoyar. Hakikat büyü olarak var olabiliyorsa, diyalektik çabanın, İlke’ye dönüşü hazırlayan yavaş akıl yürütmenin hükmü kalmayacaktır. Öyleyse sanatın dolaysız hakikat iddiasını sahte bir hakikat olarak, hakikat etkisine özgü hakikatimsilik olarak ifşa etmek gerek. Sanatın —ama yalnızca sanatın— tanımı da budur: Bir hakikatimsinin (un semblant de vérité) cazibesi, büyüsü olmak.

Bundan çıkan sonuç, sanatın ya mahkûm edilmesi ya da salt bir araç olarak ele alınması gerektiğidir. Sıkı gözetim altındaki sanat, dışarıdan buyrulacak bir hakikate görünüşün (le semblant) ya da büyünün geçici hükmünü kazandırabilir. Kabul edilebilir sanat, hakikatlerin felsefi gözetimi altında olmalıdır. Sanat, meramı içkinliğe terk edilemeyecek bir duyu öğretimidir. Sanatın normu eğitim olmalıdır. Eğitimin normu ise felsefedir. İşte üç terimimizin, üç unsurumuzun ilk düğümü.

Bu görüş açısında aslolan sanatın denetimidir. Olanaklı bir denetimdir bu. Neden? Çünkü sanatın kâdir olduğu hakikat ona dışarıdan geliyorsa, sanat eğer bir duyu öğretimiyse, bundan çıkan sonuç —ki bu canalıcı bir noktadır— şu olacaktır: Sanatın “iyi” özü sanat eseriyle değil, eserin halk üzerindeki etkileriyle hâsıl olur. Rousseau şöyle yazacaktır: “Gösteriler halk için yapılır; mutlak nitelikleri de ancak halk üzerindeki etkilerine göre belirlenebilir.”

Öyleyse bu didaktik şemada, sanatın mutlaklığı, görünüşün halk üzerindeki etkilerinin denetimi altındadır; bu etkilerin ölçüsü de dışsal bir hakikattir.

Romantik şema adını vereceğim şey ise bu eğitsel buyruğun mutlak anlamda karşıtıdır. Romantik şemanın tezi, yalnız sanatın hakikate kâdir olduğudur. Ve bu anlamda, felsefenin işaret etmekten öteye gidemediği şeyi sanatın gerçekleştirdiğidir. Romantik şemada, sanat hakiki olanın gerçek bedenidir. Ya da Philippe Lacoue-Labarthe ve Jean-Luc Nancy’nin “edebi mutlak” adını verdikleri şeydir. Bu gerçek bedenin şanlı bir beden olacağı aşikârdır. Felsefe, emekliye ayrılmış, hikmetinden sual olunmaz bir Baba olabilir pekâlâ. Sanat ise, şefahat edecek olan kurtarıcı, çilekeş Oğul’dur. Deha, çarmıha gerilme ve dirilmedir. Bu anlamda eğitici olan sanatın kendisidir, çünkü biçimin çileli iç uyumuna hapsolmuş sonsuzluk gücünü öğretir. Sanat bizi kavramın öznel çoraklığından kurtarır. Sanat özne olarak mutlak olandır, ete kemiğe bürünme’dir.

Bu arada, didaktik yasaklama ile romantik yüceltme arasında (özü itibariyle zamansal olmayan bir “ara”dır bu), sanat ile felsefe arasında sanki bir görece barış çağı var gibidir. Sanat sorunu Descartes’ın, Leibniz’in ya da Spinoza’nın başını ağrıtmamış gibidir. Bu büyük klasikler, denetimin kabalığı ile bağlanmanın esrikliği arasında seçim yapmak durumunda kalmamışlardır anlaşılan.

Nitekim Aristoteles de çok önceden sanat ile felsefe arasında bir tür barış antlaşması imzalamamış mıydı? Evet, apaçık görünen o ki üçüncü bir şema vardır: Klasik şema. Bu şemanın en baştan başlayarak sanatı histeriden arındırdığını söyleyeceğiz.

Aristoteles’in kurduğu haliyle klasik düzenek iki tez üzerine çatılıdır:

a) Sanat hakikate kâdir değildir (didaktik şemanın savunduğu gibi), özü mimetiktir, ait olduğu düzen görünüşün düzenidir.

b) Bu durum (Platon’un sandığının aksine) vahim bir durum değildir. Vahim değildir, çünkü sanatın ereği hakikat değildir kesinlikle. Elbette sanat hakikat değildir, ama hakikat olmak iddiasında da değildir; öyleyse masumdur. Aristoteles sanatı bilginin değil, bambaşka bir şeyin düzenine dahil edecek, böylelikle Platon’un kuruntusundan aklayacaktır. Bu başka şey —kimi zaman catharsis diyecektir Aristoteles buna— tutkuların, görünüşe yapılan bir aktarımla bertaraf edilmesidir. Sanatın kesinlikle bilişsel ya da ifşa edici değil, sağaltıcı bir işlevi vardır. Sanat kuramsal olana değil terimin en geniş anlamıyla etik olana bağlıdır. Bundan çıkan sonuç şudur: Sanatın ölçüsü, ruhun duygulanımlarının tedavisi bakımından göstereceği yararlılıktır.

Sanata ilişkin büyük kurallar da klasik şemanın bu iki tezinden hemen çıkarsanabilmektedir.

İlk olarak, sanatın ölçütü “hoşa gitmek”tir. “Hoşa gitmek” hiçbir bakımdan bir kanı kuralı, sayısal çoğunluk kuralı değildir. Sanat “hoşa gitmelidir”, çünkü “hoşa gitmek” catharsis’in etkili olduğunun bir işaretidir, ihtirasların sanatla sağaltımının gerçek bağlantısıdır.

İkinci olarak, “hoşa gitme”nin göndermede bulunduğu şey her neyse, onun adı hakikat değildir. “Hoşa gitmek”, yalnızca bir hakikatten özdeşleşme düzenlemesini çekip çıkaran şeye sımsıkı bağlıdır. Hakiki olana “benzerlik” yalnızca bir ölçüde, yani sanatın izleyicisini “hoşa gitme”ye, bir başka deyişle bir özdeşleşmeye dahil ettiği ölçüde gereklidir; ihtirasların aktarımını ve dolayısıyla bertaraf edilmesine zemin hazırlayan şey bu özdeşleşmedir. Bu hakikat kırıntısı daha ziyade bir hakikatin imgesel’e hapsettiği şey’dir. Bir hakikatin, bu şekilde bordasındaki her türlü Gerçek safrası atılıp “imgeselleştirilmesi”ne, klasikler “gerçeğe-benzerlik” (vraisemblance) adını verirler.

Son olarak, sanat ile felsefe arasındaki barış, bütünüyle hakikat ile gerçeğe-benzerlik arasındaki sınırın tespit edilmesine bağlıdır. Bu nedenle de sınır çizgisini ilan eden ve sanatın yanı başında felsefenin haklarını saklı tutan en âlâ klasik düstur şudur: “Hakiki olan gerçeğe benzemeyebilir.” Felsefenin kendine gerçeğe benzememe olanağını tanıdığı görülüyor. Felsefenin klasik tanımı: gerçeğe benzemeyen hakikat.

Peki bu barış için ödenen bedel nedir? Kuşkusuz sanat masumdur, ama bunun nedeni her türlü hakikatten masum olmasıdır. Yani imgesel’in siciline kayıtlı olması. Klasik şemada en dar anlamıyla alınan sanat, bir düşünme/düşünce değildir. Sanat bütün olarak kendi edimi içinde ya da kamusal işleyişi içerisinde kalır. “Hoşa gitme”, sanatı bir hizmet kapsamına sokar. Şöyle de söylenebilir: Klasik görüşte sanat, bir kamu hizmetidir. Zaten sanatın ve sanatçıların mutlakiyetçilik tarafından “vassallaştırılmasında” olsun, modern dönemin “fon ayırma” denen gürültü patırtısında olsun, devlet de sanatı böyle anlamıştır. Bizim için önemli olan düğümlenme bakımından devlet (belki bir hayli didaktik olan sosyalist devlet hariç) özünde klasikçidir.

Özetleyelim.

Didaktizm, romantizm ve klasisizm, sanat ile felsefe arasında, üçüncü unsuru öznelerin, özellikle de gençlerin eğitilmesi olan düğümün olanaklı şemalarıdır. Didaktizmde felsefenin sanatla birbirine düğümlenmesi, sanatın hakiki olana dışsal olan erekliliğinin eğitsel açıdan gözetimi çerçevesinde gerçekleşir. Romantizmde sanat, İdea’nın felsefi sonsuzluğunun mümkün kıldığı her türden öznel eğitimi sonluluk içerisinde gerçekleştirir. Klasisizmde ise sanat arzuyu esir alacak ve arzu nesnesinin bir benzerini önererek arzu aktarımını eğitecektir. Felsefe bu noktada yalnızca bir estetik felsefesi olarak çağrılır meclise: “Hoşa gitme”nin kuralları konusunda görüş bildirir.

Alain Badiou

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: