Ahmet Topbaş, Yürüyüş

Buzul çağından kalma bir soğukluğun mosmor yaptığı ruhunda fırtınalar kopuyordu. Eski ama temiz giysilerinin içinde kendini o kadar yalnız hissediyordu ki… Kimliğini kaybetmiş insanların telaşıyla gitmiyordu mesela. Seyrek saçlarını kapatacak bir beresi de yoktu. Yavaş adımlarla yürüyordu.

Şimdi bir çay bahçesinde oturuyor olsaydı, elbette demli bir çay da içerdi. Belki yazdan kalma bir günü uğurlardı. Hayır, hayır. O, çay bahçelerinde oturamazdı hem onun parası yoktu ki.

Ayakları üşüyordu. Parmaklarının karıncalandığını hissediyordu. Ya da hissedemiyordu ayaklarının ıslandığını. Başını kaldırıp baksa görecekti güneşin ufukta secde ettiğini. Görecekti de eve dönmeyi akıl edecekti. Ama onun bir evi de yoktu. Daha üç gün önce kirayı ödeyemediği için kapı dışarı edilmişti. Nereye gidecekti?
Ne çok insan var burada, hızlı adımlarla nereye gidiyorlar böyle? Karşısından insanlar geliyordu. Yüzüne bile bakmıyorlardı. Bazılarıyla yol verme sıkıntısı yaşıyordu. Kaşlarını çatarak geçiyorlardı omuzlarının üstündeki sıradağlardan.

Arkasından insanlar geliyordu. Bazıları aylak yürüyüşlü bu ihtiyara tuhaf tuhaf bakarak ilerliyordu. İşte solda ilerde bir çocuk mızıkası ile sokak sanatı yapıyordu. Sokak sanatıymış! Basbayağı dileniyordu. Dileniyordu ya… Fikirleri, zamanları olmayanların edası ile durmadan geçiyor insanlar önünden.
Melodik notalar arasında kaybettiğimiz yaşamlar… telaşlı, ürkünç bir yalnızlık… her şeyin bilindiği ama hiçbir erdemin olmadığı bir dünya.. Ne de yalnız varmış şu memlekette!

Şimdi bir işi olsaydı elbette bir evi de olurdu. Evinde bir televizyon olurdu mesela. Akşamları maç izlerdi ya da dizi… belki de eğlence programlarına bakardı, kim bilir? Ya da iş toplantılarında saatlerce işkence çekerdi.
Şu insanlar ne garip. Hazzını tada tada yürüyebilmek, önlerinde türlü renklerde kıyafetlerin, süs eşyalarının bulunduğu bu vitrinleri seyredebilmek belki de alabilmek için kariyerlerinin en yüksek basamağına çıkmaya çalışıyorlar. Emekli olunca uğraşmak istedikleri için istemedikleri diplomaları almak zorunda hissediyorlar.

Tuhaf…

Gerçi önünde durup, yeni keşfedilmiş bir kabilenin modern insanlara bakışı gibi baktığı bu vitrinlerde çok güzel paltolar da satılmıyor değildi. Çalışsaydım belki paltom olurdu. Birbirine hasret sevgililer gibi sarılmazdım kendime. Çalışsaydım vitrindeki konsolda duran bereyi de alırdım hem kaşkolu da fena mı olurdu? Cebimde kalan son parayla bir çay içerdim.

Çay… Kulağa ne hoş geliyor değil mi? İplik iplik akan bir derenin önünde közde demlenen çay… Dere anlamındaki çay ile aynı yazılışındaki efsun bu olsa gerek. Hayalini kurarken bile ikisini bir arada düşünebiliyoruz. Yeşili ve kırmızıyı da öyle. Temiz havayı ciğerlerime ilk günkü gibi çekerek. Hızlı ve heyecanlı… Belki bir gün içmek nasip olur.

Yürüyüşüne devam ediyordu. Seyyar satıcıların kepenk kapattığı bir saatte ne işi vardı burada. Gürültülü müziklerin müezzin Bilal’in sesini kısmak istercesine yüksek çıktığı bu kapılar hangi dünyalara açılıyordu ki? Her biri bir kafadan türlü bağırışlar.

Yürüyordu. Keşke yağmur yağsaydı. Ayazdan burnum acıyor. Ellerimi yumruk yapmak istesem sokak köşelerinde günahın bekçiliğini yapan tinerci çocuklar yanlış anlardı. En iyisi delik cebimdeki kum saatinin arasında ısıtmalı. Öyle sıradan bir kum da değil üstelik, çöl kumu.

Çay demişken aklına gevrek bir simit geldi. Dumanı tüten bir simit ne de güzel giderdi kim bilir? Belki az miktarda peynir olurdu. Meşrebine göre tuzlu bir domates de. Sonra üstüne bir sigara. Yemeği düşünürken karnının gurultusunu hissetti.

Şu mide denilen cins organ… Her şey onu tatmin etmek için mi var?

Kulaklarım üşüyordu. Akşam da olmuştu. Her ne kadar insanlar gezmeye devam etse de diğer mevsimlerde yaptıkları gibi hareketli olamıyorlardı. Daha sessiz, daha hissiz yürüyorlardı.
Mevsimler de ruhumuzu etkiliyor olmalı. Soğuk bir günde dışarıda gördüğümüz insanlarla fazla muhatap olmuyoruz. Yaşamın sokak aralarındaki gölgesini gölgemize düşürmüyoruz mesela. Hızlı adımlarla, kısık gözlerle ilerliyoruz sadece.

Kulaklarım üşüyordu hıçkıra hıçkıra ağlayan çocukların sesini duyunca. Annesi onu alışveriş merkezinin önündeki kaldırıma oturtmuştu. Çöp konteynerından yiyecek bir şeyler çıkarıyordu. Şaşırmıştım. Yüzü, hak etmediği bir hayatı yaşayan insanların yüzüne benziyordu. Bakışlarımı kaçırmak isterken bir an göz göze geldik. Ben yönümü, işitme engelli bir insanın gürültüden rahatsız olması gibi dönmüştüm. Gözlerim bir an yüreğimde durakladı. Ne yapmam gerekiyordu? İnsanların vicdanında katledilen merhamet duygusu kimin için geçerliydi? Muhtaç olmak mı gerekiyordu gerçekten muhtaç olanları anlamak için.
Kulaklarım üşüyordu. Kimsesiz kalmışların mezarlığına gömerek vicdanımı, yürüyordum.

Ahmet Topbaş
İZDİHAM

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın