Ahmet Melih Karauğuz, Düşüncenin İçine Düşünce

‘Anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı?’ 

Cevabı zor,  komşu teyze sözü…

“Dünya çok değişti oğul.” dedi kahvehanede bir elinde Samsun 216 sigara diğer elinde de akik tesbih tutan amca. Dünya değişmişti evet. Buna inanıyordum dünya çok değişmişti. İnsanoğlu on binlerce yıllık macerası içinde dünyayı çok değiştirmişti. Önce ateşi bulmuştu. Ateşi kullanarak demiri eritmişti. Erittiği demirle silahlar yapmıştı, hayvanlar avlamış avladığı hayvanların derileriyle kıyafet dikmişti. Sonra zamanla yerleşik hayata geçip, tarımla uğraşmıştı. Nüfus artmış, artmış ve artmıştı. İnsanlar göç etmiş, farklı kavimlerle tanışmış, dövüşmüş, sevişmiş ve kaynaşmıştı. Akıl akıldan üstündü. Her kavim kendince yeni şeyler bulmuş, onları insanlığın hizmetine sunmuştu. Zaman hızla akıp giderken günler geçmiş ve insanoğlu işte tam da şu anda benim olduğum yere, kahvehanenin orta yerine gelmişti.

Amca bunları kast ederek mi bu sözü söylemişti orasını bilemem. Ama o böyle söyleyince benim aklım da öyle çalışmıştı. Amca çayından bir yudum, sigarasından da bir nefes aldıktan sonra öksürdü. Herkes, yani ben ve onu dinleyen diğer amca, onun yeni bir şey söyleyeceğini düşünürken, o susup, sigarasından uzun bir nefes daha çekti. Dünya dedi, çok değişti. Şöyle çocukluğum aklıma geliyor da, ulan biz nasıl çocuktuk şimdikiler nasıl çocuk. Bak Metin, benim çocukken hiç oyuncağım olmadı. Tabi o zamanlarda ne oyuncağı, millet karnını doyuramıyor. Neyse işte hiç oyuncağım yokken, bir tahtadan kendime küçük bir oyuncak yapmıştım. Onla sabahtan akşama kadar sokakta dolaşırdım, oynardım, gülerdim, koşardım, coşardım… Bir de bizim toruna bak! Sıpaya her akşam bir oyuncak getiriyor bizim damat ama sıpa bir türlü mutlu olmuyor. Her gün yüzü asık, her gün sessiz.

Amca bunları dedikten sonra sigarasından son bir nefes daha alıp, çayı da bitirdikten sonra, ikindiye gitmek üzere kahvehaneden çıktı. Çıktı çıkmasına da söylediği söz kahvehanenin duvarlarına çarpa çarpa, tekrar tekrar duyuldu. ‘Dünya çok değişti oğul.’

Dünya bu tabi değişecek amca, diyecektim diyemedim. Ona ateşin bulunuşundan başlayarak, tarım devrimini, sanayi inkılabını anlatamadım. Şehirlerin gelişimini, ekonomi teorilerini söyleyecektim. Elbette değişecek dünya diyecektim ama diyemedim. Gerçi bunlar onun ne kadar umurunda olurdu orasını bilemem. Benim neden bu kadar umurumda peki? Bunu bilmem lazım işte.

Bütün bunlar neden benim umurumda diye düşünürken içtiğim çayların parasını ödeyip kahvehaneden çıktım. Dışarıda aşk romanlarından çıkma, Hollywood filmlerinden bozma, Ahmet Kaya şarkılarından tanıdık, Kafka romanlarında altını çizdiğim cümleler gibi bir şeyler vardı. Ne olduğu belirsiz saçma sapan bir hava yani anlayacağınız. İşte buna çok bilmiş, göbekli, gözlüklü adamlar küresel ısınma diyorlar. İnsanların dünyaya yaptığı en büyük kötülük işte bu küresel ısınma. Küresel ısınmanın konumuzla ne ilgisi var onu bilmiyorum. Ama elbet bu dünyada her şeyin en az bir şeyle bir bağlantısı var.

Bütün bunlar diyordum, neden benim umurumda. Yani bu küresel ısınma, sanayi devrimi, tarım toplumu, Roma Kenti, İslam Şehri, kapitalizm, yeni sağ, liberalizm, Keynesyen politikalar, Cern’deki deney, tanrı parçacığı, dizel motorlar, benzin fiyatları, Amerikan romanları, İran sineması… bütün bunlar neden benim umurumda buna bir cevap bulmalıyım. Ama hep cevabı zor sorular duyduğumda bir köşeye kaçmış, kuytu yerlerde saklanmış ben, buna nasıl cevap verecektim. Bu da ayrı bir soruydu işte. Soru soruyu, bela da belayı çekiyordu ama it iti ısırmazdı. Bu durumda it kim oluyordu ve ne oluyordu. İşte bunları da ben yeni türk romanlarından çaldım. Ve böyle araya saçma sapan şeyler sokuşturmam da Tanzimat romanlarından kalma bir alışkanlık.

Aslında her şeye en baştan başlamak lazım. Hikayenin başından. Adem’in ve eşinin hikayesinden değil ama. Kahvehanedeki amcanın sözlerinden. ‘Dünya çok değişti, oğul!’ dediğinde onun aklında başka şeyler vardı benim aklımda başka. Onun aklına oyuncak gelmişti benim aklımaysa tarım toplumu ve sanayi toplumu. İşte bunun sebebi kuşak farkı. Onun kuşağı ve benim kuşağımın arasındaki bu fark, uçurum demem daha doğru, kuşak çatışmasına yol açıyor. İşte bu çatışma sonucu amca ‘dünya çok değişti’ diye şikayette bulunuyor. Ama dünya değişmeli zaten dünyanın mantığı, kanunu, kuralı bu: değişmek. DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİMDİR!

Ben ne saçmalıyorum böyle diye düşünürken, elimi cebime atıp, ıslık çala çala yürümeye başladım. O sırada hayatın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu düşünmeye başladım. Boşluk ve anlamsızlık. Bir şey boşsa anlamsız mıdır? Anlamsızsa boş mudur? Boş bir romanı okumanın bir anlamı yoktur diye düşünürsek bu önerme doğrudur ama bize anlamsız gelen bir anın, geleceğimize yön verici bir etkiye sahip olabileceğini düşünürsek çuvallarız. O zaman normal şartlar altında bu önermeyi test etmeliyiz. Bunu istatistiksel olarak değerlendirip, grafiğe dökmeli, yüzdelik hesabından bir sonuca varmalıyız. Ben böyle saçma şeyler yaparak nereye varmaya çalışıyorum Allah’ım!

Nereden çıktık ve yine nereye varamadık. Gittiğim bütün yollar çıkmaz sokak. Çıkmaz sokaklar çok değerli aslında. Mahremiyete verilen önemin bir göstergesi. Mahremiyet de ne. Hele ki günümüzde. Artık her şey teşhir ediliyorken mahremiyet kelimesi ne kadar da anlamsız.Anlamsız, anlam, anlamak, an…

Bu yolculuk nerede son bulacak, yoruldum. “Bu yolculuk mezarda son bulacak evlat.” derdi dedem olsaydı. Ama o yıllar önce son verdi yolculuğuna. Kendi elleriyle son verdi hem de. Namazında niyazındaydı ama gitti intihar etti. Bir müslüman intihar eder mi? Ama dedem etti. Sabah namazını kılıp, alması gerekenden fazla insilün alıp öldü. Belki de bilmeyerek yaptı, ki herkese göre öyle, ve öldü. Benim günlük yolculuğum genelde evde biter ama eve gitmek için erken. Peki ne yapmak lazım. Kitapçıya gidip kitapları karıştırmak, dergilerdeki şiirleri okumak, bir sohbet meclisine katılıp muhabbet dinlemek. Bunlar yapılabilir ama yapmayacağım. Sinemaya da gidilebilir ama param yok. O zaman en iyisi kaldırımlara oturup insan seyretmek. Seyir zevkimi bozan kızların bacaklarına bakmadan ama. Ya da en iyisi göğe bakmak. Aysun tut ellerimden, göğe bakalım. Gök kubbede hoş bir seda bırakalım. Ellerimizle düşmana duvar olalım, yarını beraber kuralım. Şiir okuyalım, şarkı dinleyip, masal anlatalım. Romantizm karın doyurmuyor ama Aysun sen çok güzelsin. Ellerin, ellerin sanki bir yangın yeri ve gözlerin Nuh’a tufanlar olan nehirler gibi. Ah gözlerin Aysun sanki firavuna mezar olan Nil gibi. Bana hayat başkalarına azap. Göğe bakalım ama dikkat edelim arabalara ezilmeyelim. Sen şiir oku, ben de sana hikayeler yazayım. Çalışmaya gerek yok, biliyorsun rızık Allah’tan. Aysu, sen çok güzelsin ama romantizm karın doyurmuyor. Aysu Allah kahretmesin sen reçel yapamıyorsun! Göğe de bakmayalım. Hem Aysu da kim.

Ne diyorum ben Allah’ım. En iyisi hikayenin başladığı yere dönüp bir çay daha içmek. Belki amca camiden çıkmıştır da onu dinlerim biraz. Hep bir şeyhim olsun istemişimdir belki bu amcayı kendime şeyh beller, hizmetine girerim. Bana güzel kıssalar anlatır, ibretli olaylar gösterir, kalbime inşirah verir, belli mi olur.

Kahvehanede oturuyor işte, tek başına. Elinde akik tesbih ve Samsun 216. Kahvehaneye girip bir sandalye çekiyorum amcanın yanına. Abi bize iki çay, yakışıklı olsun, diyorum kahveciye. Çaylarımız geliyor. Küçük bir yudum alıyorum, kafam yerine geliyor. Amca da içiyor çayından. Hikayenin en başında sormam gereken soruyu soruyorum amcaya. Dünya elbette değişecek, bundan neden şikayet ediyorsunuz? diyorum. Bana bakıyor. Çayından bir yudum alıyor. ‘Çay çok güzel delikanlı, yeni demlenmiş, suyu da iyi su belli’ diyor. Amca ne diyorsun diyeceğim sırada amcayı bir öksürük tutuyor, çay boğazına kaçtı herhalde. Sırtına vuruyorlar, helal, aman hacı amca, su getirin falan derken amca anca kendine geliyor.

Bak oğul diyor, dünya değişse de kurtuluş değişmez. Şükretmeyen adam sevinmez. Sevmeyen sevilmez, güldürmeyen gülmez, malından vermeyen huzura ermez, kıskananın kalbi kararır ruhu yaralanır, aşık olmayanın yaptığı işten hayır gelmez, paraya tapanın alnı secde görmez, secde görmeyen adamın mezarı rahat olmaz. Her şey değişir de oğul, insanın kurtaracak şeyler değişmez. Her şey değişecek elbet ama kitabın dedikleri değişmez. Hadi bana eyvallah.

Ulan amca ne diyor. Amca her şeyi yıkıyor. Amca diyalektik, yeni sağ, devletçilik amca bütün öğrendiklerim…. Amca gidiyor. Hikaye burada bitmez, burada yeni bir hikaye daha başlıyor.

 

 

Ahmet Melih Karauğuz

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: