Ahmed Berat Akşamoğlu, Sosyal medyadaki Necip Fazıl tahrifatına dair

Biz Aşkı Eros’tan Öğrenmedik!

“Sokak lambası gibi olma ey yar! Kime yandığın belli olsun…” mübarek, müberra, mukaddes ve muazzez vecizesini sosyal medya hesabından paylaşmayan romantik #evladıosmanlı kaldı mı? Kaldı ise lütfen kendilerine iyi davranalım, onları hoşgörelim, kollayalım, gözetelim. Zira Küresel Rastladığı Her Karın Gurultusunu Mevlana ve Necip Fazıl’a Mal etme Lobisi’ne karşı, türleri tükenmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Misal, “Zorsa sev, ama sevmiyorsa zorlama” gibi vagon vagon raconun sahibi olmakla itham edilen Mevlana’nın düçar olduğu azabın yanında, “Küçük kıvılcımlar, büyük yangınlara sebebiyet verebilir…” sözü itfaiye duvarlarına yazılan Mustafa Kemal’in maruz kaldığı işkence hiç kalır. Herhalde Mevlana -Elif Şafak’ın Aşk’ını saymazsak- 13. yüzyıldan beri böyle zulüm görmemiştir.

Aslında olaylar şöyle gelişti: Mevlana Mesnevi’yi yazmazdan, Şems ile tanışmazdan evvel herkesten gizlice “En Sağlam Aşkın 7 Milyon Kuralı” cep kitabını yazmakla meşguldü. Şems ile tanıştıktan sonra Eski Mevlana’nın bohem hayatında yazdıklarına tövbe edip, baskıya verse en az 7 milyon satabilecek bu kitabın nüshalarını bir sanduka içerisine doldurup, Akşehir Gölü’nün sularına gömdü. Fakat her nasıl oldu ise iki yakası bir araya gelmeyesicenin biri bu sandukayı bulup çıkardı. Vicdansız herif, evlerimizde Süper Online aylık internet paketleriyle komik videolar seyredilmeye, forum sitelerinde “Çok Çok Daha Güzel Sözler” nevinden başlıklar açılmaya başlandığı günden beri, korkunç bir hız ve şehvetle bu tılsımlı sözleri teker teker piyasaya sürüyor. Şimdilerde sosyal medya aracılığıyla paylaştığı bu büyülü sözleri yüzbinler, öbür yüzbinlerle kapış kapış paylaşıyor, buldukları her boşluğa yazıp duruyor.

İşin kötüsü bu işteki ekmeğin farkına varan hin fikirli kalpazanlar, İsviçre’li bilim adamlarının Türkiye üzerine yaptığı bir araştırmadan yola çıkarak; şiirleri, yazıları, mücadelesi ile üstad kabul edilen Necip Fazıl Kısakürek’i gözlerine kestirdiler. Bir an önce işe koyulan bu kalpazanlar, “Kıral Necip Fazıl”, “Necip Fazıl’ın Mücahitleri”, “Necip Fazıl’dan Kapaklar” nevinden onlarca hesap açıp, ne kadar anonim şiir, nesir, özlü söz, özsüz söz, saçma söz, kamyon arkası sözü, duvar yazısı, külhanbeyi azarı, kahvehane lakırtısı, liseli atarı, msn iletisi, facebook durumu, ergen twiti var ise Necip Fazıl imzası ile paylaşmaya başladılar.

Mesele korkunç bir hal aldı. Öyle ki liseli klavye mücahidi Facebook hesabından “Sevdiğini belli et, gizlemek başkalarına fırsat vermektir N.F.K.” durum güncellemesi ile karşı tarafa sellektör çakıyor. N, F, K harfleri, biçilmiş görünmezlik pelerini tabi köftehora… Karşı taraftan cevap gecikir mi? Siz tünelin yoğunluğunda farkedemiyor olsanız da duvarlarda şu tür görünmez diyaloglar cereyan ediyor:

– Konuşsam dilim yanar… Sussam kalbim…! N.F.K.

– Makyajı abdest olan bir kadının hayatı da güzeldir, hayası da..! N.F.K..

– Hayatımda biri yok, birinde hayatım var diyebilmektir aşk..! N.F.K.

– Geminin tek kaptanı olur, gerisi mürettebattır. Kalbin de tek sahibi olur, gerisi teferruattır…! N.F.K.

– Biz aşkı Eros’tan merostan öğrenmedik! Biz aşkı Mekke’li bir yetimden öğrendik!!! N.F.K.

– “Sanki aşk sustu” dedim…
“Aşk hiç susar mı?” dedi…
“Sen susuyorsun ya” dedim…
“Ben aşk mıyım?” dedi……
“Aşksın” dedim…
Sustu…
N.F.K.

Yeşil TV namlı bant tiyatrosu bugünlere ışık tutuyormuş meğer. Ne diyordu abim: “Bacım sen de Fatihler doğuracak yaştasın / Mc Donald’s’a gel de, bu konuyu konuşalım!”

98 kitaplık Büyük Doğu Külliyatı’nın sahibi, Çile şairi Üstad’a maledilen bu sözlerle karşılaşmak Üstad severler için intihar sebebi sayılıyor. İnternetin getirdiği bilgi kirliliği, takipçi sayısını artırma peşindeki sosyal medya hesaplarının popülarite kaygısı ile birleşince ortaya bu çamur deryası çıktı. Birkaç numuneyi daha siz kıymetli kardeşlerimle paylaşmak istiyorum.

“Büyük Doğu Gençliği” gibi isimlerle açılmış hesaplarda misalen şu söze Necip Fazıl imzası ile rastlayabiliyorsunuz: “Dünyanın en kısa fıkrası: İki kadın sessizce oturuyormuş”

Her ruh haline uygun kallavi söz elimizde mevcut.

“Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar.” (Takva pozu kesmek gerektiğinde)

“Bir “hoşçakal”a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.” (Posta yedikten sonra)

“Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, imanını göster.” (Facebook’tan irşad ve tebliğ vazifesini ifa ederken)

“Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu!” (Arkadaşı küsmüş atarlı dayı için)

“Herşeyin ilacı zaman diyenler… Bir de bu kelimeyi tersten okumayı deneseler…” (Milyonlarca genç bunu okuduktan sonra namaza başladı..!!)

Belirli gün ve haftalarda revaç bulanlar da var.

“Yedi hristiyan bir danaya ortak olmadıkça çam ağacı süslemem” (Aralığın son iki haftası denk gelmeyenin, bilgisayarı çöpe atsa az geleceği söz)

“Elin oğlu okur atomu böler, bizimkiler okur milleti böler” (Örgüt eylem yaptığında paylaşılması ideal söz)

Türkiye’nin bu karanlık ve puslu vadisinde yaşananları anlattığım bu yazıdaki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir. Kendileri bu sözlerin Üstad’a ait olduklarına inandıkları gibi, batıl inançlarında da oldukça ısrar etmektedirler. Kendileriyle tartışmaya girmenizi kesinlikle tavsiye etmiyorum. Gözünüzü kapayın, kulağınızı tıkayın, başka sayfaya geçin ama bu uyduruk sözlerin Üstad’a ait olmadıklarını anlatmaya kalkışmayın. “Üstad’ıma ait değil dediğin hiç bir tane kötu söz yok tamam mı” cevabını alır, üstüne okkalı bir küfür yer, oturursunuz aşağı. Herkesi tanıdığımdan daha iyi tanıdığım deneyen arkadaşlar var, şu anda perişanlar.

Yetkililerin derhal bu işe bir el atması gerekiyor. Zira bir salgın gibi yayılan bu asılsız sözler, gençliğimiz için büyük bir tehlike arzediyor. Bu büyük tehlikelerden biri vaktiyle bana isabet etmiş, çiçeği burnunda eğitim öğretim hayatım Zincirlikuyu’yu boylamak noktasına gelmişti. Dinliyorsanız anlatayım.

Şöyle ki, Üstad’ı şiirleriyle tanımış, fikir kitaplarını henüz hecelemeye başlamış heyecanlı bir lise talebesiydim. -Dinliyorsunuz değil mi?- İnternetle yakın zamanda mülaki olmuş, Üstad’ın hayatına dair metinleri takip etmeye çalışıyordum. Temin ettiğim şiirleri, hatıraları, iktibasları word dosyalarında arşivliyordum. Üstad önce okunmalı, tanınmalı; sonra Müslüman Anadolu gençliğine okutulmalı, tanıtılmalıydı. Ee bizim derslikteki pano da boş duruyordu, birşeyler yapılmalıydı. Merak uyandırıcı hatıralardan, nüktelerden başlayabilirdim mesela. Ben de öyle yaptım. Google Hazretleri’nden öğrendiğim fıkra tadında nükteleri güzelce tasnif ettim, hazırladım. Nazım Hikmet’le alakalı şu meşhur inekli cevap da nükteler arasında bulunduğundan, bir köşesine Üstad’ın bir köşesine Nazım’ın fotoğrafını iliştirerek renkli kartuşla yazdırdım. Ellerime sağlık. Nükteyi hatırlamayan varsa yazayım.

Birgün yine Ramazan.. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl -ne hikmetse- aynı arabayla gidiyorlarmış. Tabi Üstad oruç ama Nazım Hikmet değil. Nazım Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği işaret ederek demiş ki:

-“Şunun haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş?”

Tabi Üstad altta kalır mı, hemen cevabı yapıştırmış:

-“Nazım sen bilmiyor musun, hayvanlar oruç tutmaz…”

Bu kadarcık. Komik işte, gül geç değil mi? Ama işte öyle olmadı. Nereden bileydim bu masum nüktenin Nazımofu muhitinde ters döndürüp bizim mektebe haber saldırabileceğini?

Birkaç gün sonra, dersimize girmeyen bir hoca tarafından -kalleş sabahçılar şikayet etmiş olacak- tek başıma sınıfa çekildim. Boş sınıfın duvarlarında şu sualler yankılandı: “Oruç tutmayanlar hayvan mı demek istiyorsunnn?” “Babanın duvarı mı burası seninn?”

Orasını hiç düşünmemiştim, ne cevap verebilirdim ki? Niyetim temizdi, büyük ihtimalle gerçek bile olmayan bir nükteyle aklım sıra Nazım’a güldürecektim işte. Fakat Trakya gibi bir muhitte böyle tersinden anlaşılabilecek bir teşebbüsün, tüpteki kaçağı çakmakla kontrol etmekten farksız ödüllük bir hamle olacağını kestirememişim. Cevap veremedim.

Neticede disiplinin yolunu tuttuk. Artık beş gün mü olur on gün mü olur, uzaklaştırma yiyecektim kesin. Sevkedildiğim idare amiri ellerini arkasına bağlamış beni bekliyordu. Bu suç aletlerini elime kimin tutuşturduğundan, yani azmettiricimden sual etti. -Tabi ki forum ismi vermedim- Bu şenaati kendi başıma işlediğimi, kimsenin tetikçisi olmadığımı, mühimmatı Google’daki muhtelif aramalardan temin ettiğimi söyledim. . Meselenin, benim milleti tebessüm ettirmek niyetimdeki safiyetten, çok azıcık da düşüncesizliğimden kaynaklandığını, hakaret kasd-u niyyetim olmadığını anlattım. Yüz ifadesi değişmedi, çatık kaşları düzelmedi. Belli ki biletim çoktan kesilmişti.

Birkaç volta daha attı. Ahmet Emin Yalman’ı ben vurmuşum da kalemimin kırılmasını bekliyormuşum gibi başım önümde beklerken yavaşça sandalyesine oturdu, önüne bir kağıt çekti, dolma kaleminin kapağını çıkarttı ve birşeyler karalamaya başladı. İdam fermanımı yazıyordu. Ben bir dakikanın ne kadar göreceli birşey olduğunu o zaman anladım. Okul hayatım film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. İstikbalimse gittikçe kararıyor, tırmandığım merdiven taşları boşluğa doğru döküle döküle bana doğru yaklaşıyordu. Delici bakışlarını kağıttan kaldırdı. Stres anında sempatik sinir sistemimin devreye girmesiyle kıpkırmızı kesilmesine hiçbir zaman mani olamadığım kulaklarımı şöyle bir süzdükten sonra elindeki küçük kağıdı okumam için bana doğru uzattı. Yediğim ceza dudak uçuklatan cinstendi. Kalbim göğüs kafesimi parçalarcasına atarken okumaya zorladım kendimi:

Nur Harmanı
Peygamber Halkası
Çöle İnen Nur

– Oku ve gel!

Kulakları çınlasın, Allah ondan razı olsun. O gün bu gündür yoğurdu üfleyerek yiyorum. Vel hasıl, buradan yetkililere sesleniyorum: Genç arkadaşlar ekmek zannedip yiyorlar. Yapmayın!

Ahmed Berat Akşamoğlu

İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: