Abdullah Kibritçi, Yazarlarla Manavlar Arasındaki Farklar

Bir kahvehaneye girip oturursanız, sokakta yürürseniz biraz, halk ekmek kuyruğunda beklerseniz, metroya binip yolcularla beraber seyahat ederseniz, futboldan siyasete kadar birçok güncel meselenin konuşulduğuna/tartışıldığına az çok şahit olursunuz. Geçen gün otobüste Şeyh Said isyanını masaya yatıran bir Türk ile Kürt’ün tartışmalarına şahit oldum mesela. Meseleyi öylesine deştiler ki, Şeyh Said’in hangi köyde doğduğu bile mevzu bahis oldu.

Halkın değişmez gündemi olan geçim derdinden başka güncel meseleler de zaman zaman muhabbete katık edilir sokakta. Yaşlı amcaları, romatizmalarından ve ağrılarından anlatmaya başlayıp bir anda ekmeğe gelen zamma saydırırken duyabilirsiniz. Hele önemli bir futbol maçı olmayagörsün, ertesi gün o maçın kritiği en ince ayrıntısına kadar yüz binlerce kere sıradan insanlar tarafından yapılır. Kimi der, ah Tayfun ikinci yarıda oynamayacaktı. Kimi der, yok yok bu kalecide iş yok. Bazısı kondisyon yetersizliğinden dem vurur, bazısı da teknik direktörde bulur suçu. Futbol yazarları ve yorumcuları halt etmiş, sokağın analizi siler süpürür hepsini. Sadece futbolda değil tabii, her alanda böyledir.

Birkaç haftadır yazarlarla yazmayan sıradan insanlar arasında nasıl bir fark var acaba diye düşünüyorum. Bulduğum sonuç ilginç, tek bir fark var. O da yazarların yazmaları, yazmayanların da yazmamaları. Bu kadar. Başka bir fark yok. İzah edeyim:

Bir hacı amcadan “yok yok evladım kesin onun arkasında Amerika vardır” şeklinde bir cümle duyabilirsiniz mesela. Aynı cümleyi meşhur bir yazarın kaleminden de okuyabiliyoruz oysa, biraz daha süslenmiş ve biraz daha teknik bir hale getirilmiş olarak… Bir manav da aklına geleni söylüyor bir –ah ulu ve yüce- yazarımız da. Bizim bakkal Metin amca da bilmediği konularda sallıyor bir analizci de. İkisinin de doğruluk ve hakikat payı aynı. Hatta sıradan insanların yanılmaları, kandırılmaları daha zor. Sizi mantıklı önermelerle, akılcı çözümlemelerle bir meseleye ikna edebilirler mesela. Ah evet, dersiniz, bu doğru. Ama neneniz ikna olmaz, “yok be evladım, görmeymısın adamın üzünde nur yok be ya” der çıkar işin içinden. Yuh ya ne alakası var be nene, dersiniz demesine ya, neneniz haklı çıkar bir şekilde işin sonunda. Doğruya ulaşma konusunda bilgiye karşı bilgeliği taşır halk cebinde, bir şeyi bilmese de doğruyu bulur böylece. Yazarların böyle bir imkânı da yok ne yazık ki. Bakkal Metin amca hakikate bizden daha yakın yani, yapacak bir şey yok. Metin amca kasanın arkasında peynir ekmek yer, seçimlerden kimin galip geleceğini araştırma şirketlerinden iyi kestirir…

Sıradan insanlarla yazarlar arasında yazmak dışında bir fark yok elbette ama yazarlar bunu kabul edesi değildir. Bir fark yaratmak isterler illa ki. Bu yüzden halkla arayı açarlar. Üst perde bir dil kullanma gayretleri de bundandır. Doktorların ne yazdıklarını anlamıyor olmamız boşuna değildir mesela. Aramızda bir fark, hem de büyük bir fark olduğunu ispatlarcasına karalarlar reçeteyi. Ne yazarsa yazsın “zıkkımın kökü” diye okuruz oradakini. Bir türlü çözemeyiz çünkü ibareyi.

Terziler, manavlar, bakkallar, makineciler, overlokçular, reçmeciler, şoförler ve sevgili garsonlar hayatları boyunca hiçbir zaman içinde “nitekim” geçen bir cümle kurmadıkları halde bu imamlar neden her Cuma günü istisnasız her hutbede “nitekim” deyip duruyorlar bu insanlara? Nitekim ne lan!?

Buna hep gıcık olmuşumdur. Peki.

 

Abdullah Kibritçi

İzdiham

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın