A Hora Do Diabo

“Kalıcı olmak bir arzudur, sonsuzluk ise bir yanılsama.”

Kişilik bölünmesi, çoklu kişilik sendromu, dissoyatif kişilik bozukluğu vb. aşina olduğumuz psikolojiden ödünç kavramlar gerek sinemada gerekse de edebiyatta irdelenmiş, irdelenen, irdelenecek derinlik ve tuhaflıkta; merak uyandırdıkları ve kesin bir tanıları olmadığından ucu açık sonlara müsait mefhumlar. Aklıma kötü bir Mustafa Altıoklar filmi olan Beyza’nın Kadınları geliyor öncelikle. Ve sonrasında hâlâ dünya ve Hollywood sinemasının yüzaklarından biri olarak anılan, Imdb’de de aynı şekilde yüksek bir puanla taçlandırılan kült David Fincher yapımı Fight Club var: Chuck Palahniuk’un aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan filmde kapitalizm, anarşizm, bireycilik, tüketim toplumu gibi yine çok değinilen konular işlenmişti. Adını bile bilmediğimiz kahramanımız zihninde yarattığı Tyler Durden karakteriyle belki kendisini buluyor belki de kendisini bir daha bulamamak üzre kaybediyordu. Ucu açık bırakılmış bir sondu.. Böyle bir giriş yapmamın nedeni, küçük yaşta babasını yitirip üvey babasının izinden önce Durban’a giden ve oradan da yine doğduğu Lizbon topraklarına dönen Portekiz’li yüce edebiyatçı, şair, düşünür Fernando Pessoa’ya sözü getirmek istemem. Kendisinin “Şeytanın Saati” ismindeki kitabını okuduktan sonra duramadım. Işık Ergüden ve Hür Yumer emeği birkaç sayfa süren Pessoa girizgâhından sonra Ergüden çevirili monolog biçiminde bu anlatıyı bir çırpıda okudum. Soframda görmek isteyeceğim bu iki değerli edebiyat işçisinin, farklı türde eserler bırakmış ufku geniş, anlaşılması zor ve özgün isimleri dilimize kazandırmış (Proust, Yourcenar, Verne, Guattari vd.) önemli iki şahsın adının geçtiği bir kitaptan beklentilerim tabii ki oldukça yüksekti.
PESSOA, bazılarımızın bildiği gibi Portekizce kişi, hiçkimse gibi bir anlama geliyor. Maske anlamına gelen ‘persona‘ sözcüğünden (sinema tarihinin ulularından İsveç’li yönetmen Ingmar Bergman’ın toplumsal maskeleri deştiği başyapıtlarından birinin de ismidir), yine Pessoa tarafından türetilmiş. Silik geçen memuriyeti sonrası Orpheu dergisinde yazmaya başlayan Pessoa’da, çoklu kişilik sendromu ilişkilendirebilecek özel bir duruma sahip. Ölümünden sonra el yazması binlerce sayfalık bir ganimet bırakan “çoğul bir şair” ; Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos gibi “kökteş” şairlerle (yaklaşık 24 adet daha ‘alter’i vardır) kendini, düşüncelerini değilleyen; tezat, uzlaşmasız türlü kavramlara farklı isimlerle farklı sorular sorup farklı cevaplar veren, bir taraftan tüm kökteşlerinin ustası sayılan Alberto Caeiro ile pagan bir şairken diğer yandan Alvaro de Compos ile deneysel aylaklığın dibine vuran, Bernardo Soares ile açık nihilizmin/ Tanrı’yı bile alt edebilecek bir soğuk mantığın yegâne temsilcisi olan Pessoa, çok katmanlı, hızlı bölünüp hızlı çoğalan düş ve düşün imgelemleriyle Avrupa’nın en kıymetli isimlerinden biri.

Nihayet, Şeytanın Saati’ne gelirsem, John Milton’un Paradise Lost’undan bir alıntıyla: No light, but rather darkness visible (“Bu yalımlardan, ışık değil / görünür bir karanlık fışkırır“) açılan kitap, Pessoa’nın sandığından çıkan eserlerinden biri. Farklı cinsten edebî türlerinin bir harmanı, ortak buluşma noktası diyebileceğimiz şiirsel, ezoterik bir dilde felsefî, dinsel, kültürel açımlanmalarla çağıldayan kısacık bir Faust öykünmesi. Son sözleri “Işık, daha çok ışık” olan Goethe’ye, Pratik Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft) ile metafizikte çığır açmayı istediği kuşku götürmez Immanuel Kant’a sık sık selam çakan Pessoa, yaratmış olduğu masalsı atmosfere okuru öyle bir hapsediyor ve yerleşik değer yargılarını öyle bir tersyüz ediyor ki şeytanla anlaşma imzalayacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. Alaycı, kışkırtıcı Şeytan’la uçurum kenarındaki diyalogunuz kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör, dilinizi lâl edebilecek bir noktaya götürebiliyor sizi. Bu anlamda güçlü, esaslı, neredeyse bir kutsal kitap dokunaklılığında inanılmaz güzel bir eser Şeytanın Saati. Portekiz literatüründe “geçmişe duyulan matemli özlem” olarak da bilinen saudade kavramına (Cesária Évora’nın Sodade’ı) ve şimdiki zamanın nostaljisine yaslanarak kendi dünyası ile ideasındaki dünya arasında tam bir zamansızlık, mekânsızlık yaratan Pessoa, maskeli balo dönüşü kendisini Şeytan’la uzun, meşakkatli ve sarsıcı bir diyalogda bulan (sorularıyla şeytanı monologa davet eden) Maria’dan, onun doğmamış çocuğu İsa’dan devşirerek varoluşsal, varlıkbilimsel bir mimâri yapı içerisinde trajik bir konumda bırakıyor okuru.

Düş kurmanın bir karşı çıkış, adeta şeytan’la tokalaşma olduğunu yine Şeytan’ın kendisinden öğreniyoruz. İsrailoğullarından önce kötü hüküm sürmüş Edom krallarının tanrısı olduğunu iddia eden teklifsiz Şeytan kendisini pek çok kez tanıtladığı pasajlardan birinde şöyle diyor: “Ben dünyanın başlangıcından beri varım ve oldum olası bir alaycıydım. Zira, bilmeniz gerekir ki bütün alaycılar, bazı doğruları telkin etmek için alaya başvurmak istemeleri dışında, zararsızdırlar. Benim, hakikati söylemek gibi bir iddiam olmadı asla – kısmen, bu hiçbir işe yaramadığından, kısmen de, hakikati bilmediğimden. Ağabeyim, Kadir-i Mutlak Tanrı’nın da hakikati bildiğini sanmıyorum. Ama bunlar ailevi sorunlar.”

Samimi ve yoldan çıkarıcı Şeytan, insanların birer hayvan olduğunu, hayvanlarınsa hayvan olduklarını bilmedikleri için insandan bir kademe altta yer aldıklarını, yani dünyayı ve dünyevi yaşamı kirli ihtirasları, gelecek kaygılarıyla yoğrulmuş su bazlı umutsuzlukları ve uçsuz canavarlıklarıyla kirleten insanların sarıldıkları her şeyi boğduklarını söylerken semavi ve semavi olmayan dinlere, fetişleştirilen tanrılara, taştan yontma paçavra putlara iri iri gülümser. Dilek ağaçlarına, türbelere, taşlara, mezarlara kutsîyet atfeden insanoğlunun kendine has riyâkar inanç ve ruh otomatizmasına öyle güzel yerleştirir ki lâfı, sözünü sakınmadan öyle aleni der ki meramını, kişiliği bölünenin, farklılaşanın yalnız Pessoa değil tüm bir insanlık olduğuna ve yalnız düşlerle, simli sihirli hayâllerle bu total manâsızlıktan sıyrılabildiğimize kanaat getirmemiz işten değildir. Şeytanın oyununa mı geldim? Pessoa der ki o tüm oyunların oyuncakların ve uçurtmaların kendisidir. “Uzun, sıcak ikindilerde, o kadar düş görürdün ki düş gördüğünü düşlerdin hani, sana tüm mutluluğu verecek, seni sonsuza dek kucaklayacak birinin buğulu, hızlı karaltısını düşlerinin derinlerinden geçerken görmedin mi? Bendim o.”

Ölümünün üzerinden geçen onca yıldan sonra hâlâ aynı iştahla okunan ve okunmayı sonuna dek hakeden Pessoa’yı kökteşlerinden gemi mühendisi profesyonel aylak Alvaro de Compos’tan bir alıntıyla uğurlamak belki de en güzeli: “Doğrusunu söylemek gerekirse, Fernando Pessoa diye birisi yoktur.”

 

Fırat Aydın, tramvaydurağı
İzdiham

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: